» 
» 
Eğitim Sorunumuz ve 17 Nisan

Eğitim Sorunumuz ve 17 Nisan

Atilla ÇINAR

İçinde bulunduğumuz Nisan ayının 17’si, Köy Enstitüleri’nin kuruluş yıl dönümü. Ülkemizde eğitim sisteminin köklü değişikliğe uğramak üzere olduğu ve açıkçası çocuklarımızı, yani ülkemizin geleceğini nasıl bir eğitim sisteminin beklediğini bilmediğimiz bu günlerde Türkiye’nin köy enstitüleri deneyimini bir daha anımsamakta yarar var.

Birçok ülke tarihinde, bizim kurtuluş savaşımız gibi, büyük savaşlar yer alabilir. Birçok ülke, büyük yıkım ve acılara neden olan deprem, sel, tsunami gibi felaketlerle de karşılaşmış olabilir. İnsanlık tarihi büyük yıkımlar, insan kayıpları ve tarifsiz acılar yaşayan ülkelerin bu durumlarını yeni kuşaklar yetiştirerek aşabildiklerini gösterir. Yaşanan felaketlerin üstesinden gelecek kuşaklar yetiştirmenin yolu ise hep sağlıklı eğitim süreçleri olmuştur.

İşte ülkemizde yaşanmış olan ve neredeyse tüm dünyanın hayranlık ve takdirini kazanan ‘köy enstitüleri deneyimi’ de, yoksul ve yorgun düşmüş bir ulusun geleceğini yeniden kazanması için gösterilen olağanüstü çabanın öyküsüdür. Köy Enstitüsü deneyimi yakın tarihimizin en yaratıcı (evrensel terim ile en ‘inovativ’) uygulamasıdır.

Kurtuluş savaşından yorgun ve yoksul çıkmış, nüfusunun büyük çoğunluğu köylüden oluşan bir ulusun geleceğini kurtarabilmenin yolu ancak yenilikçi düşünce ve uygulamalarla açılabilirdi. Çözülmesi olanaksız gibi görünen zor ve büyük problemlerin olduğu yerlerde yaratıcı olmanın ve bilinen yolların dışında çözümler aramanın zorunlu olduğunu kavrayan bir avuç insan bir yol bulmuştu: Yenilikçi, yaratıcı, insan odaklı ve ihtiyaca yönelik bir eğitim sistemi!

Köy enstitüleri deneyimi ülkemizde ne yazık ki yalnızca 10 yıl kadar yaşadı. Ancak bu kadar kısa süre bile binlerden oluşan ve ülke insanını geleceğe hazırlayacak bir öğretmen ordusunun ortaya çıkmasını sağladı. Köy enstitüleri deneyimi, tüm yenilikçi ve yaratıcı buluşlar gibi çok çeşitli çevrelerin eleştiri ve hatta saldırılarına maruz kaldı. Tüm yaratıcı ve yenilikçi buluşlar gibi bu buluş da ateş ile yüz yüze kaldı ve yeterli desteği göremediği için yok olmaya razı geldi.

Köy enstitülerine yönelik eleştirilerden belki de en haksız olanı, köy enstitülerinin köylüyü köye mahkûm edeceği, kalkınma ve sanayileşmeyi, dolayısıyla şehirleşmeyi engelleyeceği eleştirisidir. Bu eleştirinin ne kadar haksız ve gerçek dışı olduğunu geçen zaman çok açık göstermiştir: Bugün ülkemizde başarılı olmuş birçok mühendisin, doktorun, sanatçının, hukukçunun, yöneticinin ya da politikacının köy enstitülü bir öğretmenin çocuğu olması ya da temel eğitimini köy enstitüsü mezunu öğretmenlerden almış olması herhalde bir rastlantı olamaz.
Köy Enstitüleri yaşadıkları çok kısa dönemde bile başarılı olmuşlardır. Çünkü bu eğitim kurumları ülkenin ihtiyacını doğru belirlemiş ve bu ihtiyacı karşılayacak insanı işin içinde yetiştirmişlerdir.

Bugün ülkemiz, kurtuluş savaşı sonrasında olduğu gibi, bir köylü toplumu değildir. Nüfusun büyük bir çoğunluğu şehirlerde yaşamakta ve çalışan nüfusun önemli bir bölümü ‘sanayi işçisi’ olarak çalışmaktadır.

Sanayi yatırımlarındaki oldukça önemli bir pay ise, sayıları son 20 yılda çok artan KOBİ niteliğindeki işletmelere aittir. Yatırım ve üretim yapan, ürettiğini dünyanın birçok ülkesine satan, farklı sektörlerden büyük kuruluşlara yan sanayi hizmeti veren binlerce küçük işletme Anadolu’nun her tarafına yayılmış durumda.

Bu türden binlerce işletmeyi kurmuş, yaşatmaya ve daha da büyütmeye çalışan işletme sahiplerine şu sorular sorulsa:
- Çok para harcayarak almış olduğunuz gelişmiş üretim tezgâhlarını emanet edeceğiniz teknisyenlerin nasıl bir eğitim sürecinden geçmiş olmasını tercih edersiniz?
- Zorlukla elde ettiğiniz kazançlarla almış olduğunuz tasarım ve test ekipmanını, ofis araç gereçlerini, bilgisayarları maksimum verimlilikle kullanacak elemanların hangi eğitimleri almış olmasını istersiniz?
- Neredeyse ömrünüzü harcayarak oluşturduğunuz, bin bir zorluğu yenerek bir yerlere getirdiğiniz, büyük özverilerle rekabet kulvarına soktuğunuz işletmenizi teslim edeceğiniz çocuk ve torunlarınızın nasıl bir eğitim almasını istersiniz?

İşletmelerimizin, dolayısıyla da ülkemizin geleceğini çok yakından ilgilendiren bu can alıcı sorular daha da artırılabilir. Bu ve benzer sorulara alacağımız yanıt büyük olasılıkla şöyle olacaktır:

İşletmelerimizin daha rasyonel (akılcı) çalışabilmeleri ve daha verimli ve rekabetçi olabilmeleri için her şeyden önce iyi yetişmiş insan kaynağına ihtiyaç var.

Peki, ‘iyi yetişmiş insan’ ne demektir? Bu insan kendiliğinden mi ortaya çıkar yoksa iyi tasarlanmış eğitim süreçlerinden geçerek mi olgunlaşır?

Dünyanın en gelişmiş ülkeleri acaba yetişmiş insan kaynağını nasıl sağlıyorlar?

Biraz bilimsel düşünüldüğünde kolayca anlaşılmaktadır ki, yalnızca pozitif bilimin temellerini kavramış, çok yönlü düşünebilen, her şeyden önce matematik, geometri, fizik ve kimya bilen, sanatın en az bir dalıyla ilgilenen yaratıcı çocuklar bizim altyapılarımızı daha iyi daha verimli işletebilirler.

Tüm insanların ve kuşkusuz tüm çalışanların iyi ahlaklı olması, yapılan işin etik kodlarına uygun davranması, saygılı olması vb. değerler kuşkusuz çok önemlidir. Çalışanlarımızın erdemli, sebatkar, kanaatkar olması da çok güzel ve önemlidir. Ancak tek başına erdem, iyi ahlak, sebat hiçbir zaman bir matematik problemini çözmeye yetmez.

Tüm insanlar için çok önemli ve gerekli olan iyi ahlak ve erdemin temelinde bilimsel bilgi olmadığında günümüzün teknolojik araçları programlanamaz, çalıştırılamaz, operasyonların sonuçları ölçülüp değerlendirilemez. Kısacası rekabet edilemez.

Hal böyleyse, nasıl bir eğitim sisteminin gerekli olduğu da kendiliğinden ortaya çıkmıyor mu?

 

2 Mayıs 2016 Pazartesi 12:09
Tüm Yazıları

YORUMLAR (0)

Bu habere henüz yorum yapılmadı.

YORUM YAZIN

* Tüm alanlar zorunludur.
: *
: *
: *
Doğrulama : *