» 
» 
Hangi Bilgi Daha Değerli?

Hangi Bilgi Daha Değerli?

Atilla ÇINAR

Geçenlerde bir grup arkadaşla sohbet ederken, dönüp dolaşıp birçok zaman konuştuğumuz bir konuya yeniden gelip aynı soruyu sorduk: Bundan yüzlerce yıl önce, teknoloji bugünkü düzeyinin çok ama çok gerisindeyken insanlar Mısır’daki piramitleri yapmayı nasıl başarmışlar? Bu sorunun yanıtını ararken, aramızdan birisi şu görüşü ortaya getirdi: Bugün 50 yaş civarında olan biri mekanik saatlerin (örneğin güzel bir köstekli saatin) nasıl yapıldığını, en azından nasıl tamir edildiğini görmüş olabilir. Ama bir mekanik saatin imal edilişine ya da en azından tamir edilmesine tanıklık eden bu kişinin yaşadığı yıllar içerisinde doğmuş başka biri aklı ermeye başladığında elektronik saatlerle tanışmış olacak ve bir gün birkaç arkadaşıyla muhtemelen şöyle bir tartışmaya girecek: İnsanlar bir zamanlar bu mekanik saatleri yapmayı nasıl başarmışlar acaba? Birileri bu tartışmayı bir gün yapacak çünkü bir gün mekanik saatlerin nasıl yapıldığını bilen hiç kimse olmayacak…
İnsanlık, yeryüzünde yaşamın başladığı dönemlerde doğa koşullarını yenerek yaşamını sürdürmek, doğaya karşı kesin üstünlüğü kazandıktan sonra ise karşı tarafta gördüğü kendi cinsine rekabet üstünlüğü sağlamak için gerek duyduğu bilgiyi iki ana kanalı kullanarak artırıp çoğaltıyor.
Bu kanallardan birincisi, geleneksel yol da diyebileceğimiz, kuşaktan kuşağa aktarılan deneyimlerle kazanılan ve çoğaltılan bilginin aktığı yol olmalı. İnsanlığın doğa ile mücadeleye başladığında, yaşamını sürdürebilmek için gerek duyduğu beslenme, barınma, korunma gibi temel ihtiyaçları karşılamak için, el yordamıyla öğrendiği ve içgüdüsel olarak da kendisinden sonra gelen kuşaklara aktardığı bilgiyi bu kategoride değerlendirebiliriz.
İnsanın bilgi ve giderek uzmanlık sahibi olmasını sağlayan ikinci bilgi kanalı ise, okul (ya da akademi) olmuştur. Yazılı iletişimin başlamasıyla hızlanan ve içinde yaşadığımız dönemde ‘en gelişmiş’ halini alan bu kanal kuşkusuz şimdinin en gözde bilgi kaynağı. Hele elektronik iletişim döneminin sağladığı olağanüstü olanaklar da göz önüne alındığında, akademiden çıkıp yayılan bilginin aktığı kanalların uzağında kalmak neredeyse yok olmak gibi değerlendiriliyor.
Bu iki bilgi kaynağından birincisi giderek unutulup görmezden gelinirken, ikincisi rekabet üstünlüğünü sağlamada en önemli silah haline gelmiştir. Bugün birçok kişi bilgiye sahip olanın her şeye sahip olabilecek güçte olduğunu da kabul etmektedir. Burada kastedilen bilgi ise giderek daha çok akademik çalışmalarla başlayıp, laboratuarlarda ve endüstride ürüne dönüşerek elde edilen bilgi haline gelmektedir.
Ve ne yazık ki yeni yetişen kuşaklar, daha akılları ermeye başladığında kendilerini tümüyle ikinci kategoride yer alan bilgiyle ve bu bilginin ortaya çıkardığı ürünlerle çevrelenmiş bir ortamın içinde bulmaktadırlar. En azından bizim ülkemizde, bugünün kuşakları için öngörülen doğal eğitim süreci, ana sınıfı ile başlayıp, kaçınılmaz olarak dershanelerle destekli orta ve lise eğitiminin ardından gelen üniversite eğitimi ile tamamlanan bir süreçtir. Yani yalnızca ‘ikinci bilgilenme kanalının’ açık olduğu ve neredeyse kuşağın tüm temsilcilerinin de kendilerini bu kanala açık tuttuğu bir ‘eğitilme’ süreci ile karşı karşıyayız. Bu süreçten ‘çok iyi’ eğitimler alarak geçmiş olanların insanlık ve içinde yaşadıkları toplum için en iyi olduğu düşünülen araçları geliştirecekleri ve insanlığın yeryüzündeki yaşamının sürdürüleceği hesaplanmakta.
Ancak bir tarafta bunlar olurken, öte tarafta, köylerin giderek boşalması ya da el sanatkarlığının öne çıktığı çarşıların yok olmasının da açıkça gösterdiği gibi kuşaktan kuşağa ‘el verilerek’ aktarılan bilginin miktarının ise giderek azaldığına tanık olmaktayız. Örneğin buğdayın ya da patatesin nasıl ekileceğini bilenlerin sayısı giderek azalmakta.
Böyle giderse yakın gelecekte çok yetenekli robotlar tasarlayıp üreten kuşaklar olacak. Ancak bu üstün yetenekli ve bir satranç oyununda onlarca hamle sonrasını görebilecek kabiliyete sahip robotlar buğday veya patates yetiştirmeyecekler. Çünkü onları bu görevler için proğramlayabilecek kadar buğday veya patatesin nasıl yetiştirildiğini bilen kimse kalmayacak.
Özellikle de bugünlerde, dünyanın birçok yerinde ve Somali’de yaşanmakta olan kıtlık ve açlığın yok edici sonuçları düşünüldüğünde, bir gün robotların işe yaramayabileceği olasılığı düşünülmekte. Böyle düşünüldüğünde, bugün haber bültenlerinin gündemini dolduran borsa, teknoloji, bilişim harikaları, yönetim teknikleri vb. konuların cilasından fark edilemeyen ancak asıl önemli olanın insanın binlerce yıldır kuşaktan kuşağa taşımaya çalıştığı buğday veya patates yetiştirebilme ‘ilkel’ bilgisinin olduğu ortaya çıkacaktır.

2 Mayıs 2016 Pazartesi 12:14
Tüm Yazıları

YORUMLAR (0)

Bu habere henüz yorum yapılmadı.

YORUM YAZIN

* Tüm alanlar zorunludur.
: *
: *
: *
Doğrulama : *