» 
 

“Kamu Alımlarında Koordinasyon Olmalı”

İş dünyasının gündem maddeleri arasında bulunan kamu alımlarındaki tartışmalara doğru teşhis koymak çok önemli. Bu alandaki çalışmalarıyla tanınan İstanbul Ticaret Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Yülek’le ülkemiz için gerekli stratejiler üzerine konuştuk.

İş dünyasının gündem maddeleri arasında bulunan kamu alımlarındaki tartışmalara doğru teşhis koymak çok önemli. Bu alandaki çalışmalarıyla tanınan İstanbul Ticaret Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Yülek’le ülkemiz için gerekli stratejiler üzerine konuştuk. Devletin enerji, çevre, ulaştırma gibi nitelikli alımlarda koordinasyona gitmesi gerektiğine işaret eden Yülek, dünya genelinde de bu refleksle hareket edildiğini dile getirdi. Ekonomik gelişmeleri de değerlendiren Murat Yülek, Türk ekonomisinin üretim ve ihracat yapması gerektiğinin altını çiziyor.

2013 yılı dünya ve Türkiye ekonomisi açısından nasıl geçti?
2013, gelişmiş ekonomiler açısından genel olarak iyi geçmedi. Gelişmekte olan ekonomiler için ise nispeten iyi geçti. Gelişmiş ekonomilerde, makro açıdan ABD daha iyiye doğru gidiyor gözüküyor. Büyümesi Avrupa’ya göre daha iyi; ona güvenerek, istihdam da biraz daha iyileştiği için parasal büyümeyi yavaşlatmaya başladı (tapering). Avrupa’ya baktığımız zaman, son günlerde iyimserlik başlasa da durum hala bayağı kötü. Özellikle Avro bölgesi 2013’te negatif büyüdü. En önemli ülke olan Almanya hariç -o da hızlı büyümüyor- Avrupa hala sıkıntıda. Bu sene yüzde 1’in biraz altında artıya geçecekler; öyle bekliyoruz.

Japonya, büyümeyi gerçekleştirebilmek ve enflasyon üretebilmek için para arzını sınırsız olarak genişletmeyi kararlaştırdı geçen sene. Esasında Avrupa da benzerini yapıyor. Japonya‘nın programı da olumlu gitmeye başladı; artıya dönüyor, enflasyon üretmeye başladılar, büyüme tekrar başladı. Çin’de ise biraz yavaşlama var, ancak Avrupa ya da Amerika’ya göre çok daha yüksek (yüzde 7’leri düşük buluyorlar).
Beklentilerin gerisinde olmasına rağmen, Türkiye için 2013’ün iyi bir yıl olduğunu düşünüyorum. Mevcut uluslararası ve yerel şartlardan dolayı yüzde 3,8-4’lük bir büyüme olacak gibi görünüyor. Normal şartlarda Türkiye için yüzde 4’ler çok düşük olsa da; Avrupa’nın durumu, belirsizlikler, sosyal olayları göz önüne aldığımızda, Türkiye için kötü bir yıl olmadı 2013. Hükümet, yılın ikinci yarısında birçok hadiseyle uğraşmak zorunda kaldı. Buna rağmen Türkiye ekonomisinin direnci belli bir noktaya gelmiş ki; ne Gezi olaylarından, ne de son günlerdeki gelişmelerden zarar görmedi. Nispeten iyi giden bu durumun sürdürülebilir olması ve iyileşmenin artması için Türk ekonomisinin ihracat ve üretime devam etmesi gerekiyor.

 “Harcama yetkisi vermişsin ama kapasiteyi sağlamamışsın”

Daha önce yaptığınız bir açıklamada, gelişmekte olan ülkelerdeki kamu alımlarının 1 trilyon doları bulacağını söylüyorsunuz. Bu noktadan hareketle; Türkiye’deki yerli ve milli üretimi geliştirmek, üreticilerimizin kamu alımlarında daha fazla yer alabilmesini sağlamak için ideal yöntemler neler olabilir? Devletin ortaya koyması gereken stratejiler için neler söylersiniz?
Devletten başlayacak olursak; birincisi, devletin kendi içindeki koordinasyonunu artırması gerekiyor. Örneğin, kamu kesiminin kendi içinde satın almalar konusunda bir koordinasyonu yok. Türkiye’de her yıl binlerce kamu ihalesi yapılıyor. Kamu ‘idareleri’ 10 bin-20 bin nüfuslu belediyelerden, koskoca Ulaştırma Bakanlığı’na kadar Türkiye’de her yıl milyarlarca TL’lik alım yapıyor. Metro araçları, inşaat hizmetleri, gemiler, uçaklar, elektrik üretim tesisleri, bunların bakımları, jeneratörler, türbinler, bunların bakımları vs. Bazı kaynaklara göre sadece jeneratör ve türbin kanatçıklarının bakımlarına senede 300 milyon dolar ödüyoruz.

Böylesi geniş ve çeşitli alanlarda gerçekleşen kamu alımları çok dağınık bir şekilde yapılıyor. Kamu alımlarını kim yapıyor? Düşünelim; bir belediye diyor ki: “Ben bir otobüs, tramvay, troleybüs alacağım.” Orada genç bir memura sorumluluk veriliyor: “Yaz evladım şartnameyi” diyorlar biraz mübalağa edersek. Satın alma birimleri çoğu zaman teknik uzmanlığa sahip değil. Bu tip teknik alımlarda çoğu zaman gerekli araştırma, fizibilite, teknoloji değerlendirmesi yapılamıyor ve daha önemlisi, Türk şirketlerine pek şans verilmiyor. Kıt kanaat toplanılan vergiler yanlış teknolojilere ve yurt dışına kayıyor çoğu zaman. Türk şirketlerinin yeteneklerinin yeterli olduğu sahalarda şartnamelerden kaynaklanan engeller ortadan kalksa, dünya ve Türk ekonomisinin yavaşladığı şu günlerde vergi gelirleri yurt içinde kalabilir. Kamu satın alma birimlerinde çalışan arkadaşlarımızın çoğu iyi niyetlidir; ancak daha iyi yetiştirilmeleri, daha iyi koordine edilmeleri ve yerel sanayiyi ve yetenekleri tanımaları gerekiyor. Bu arkadaşların çoğu, maalesef, ne sektörü, ne Türkiye’nin sanayisini, ne OSTİM’i, ne atölyeyi, ne fabrikayı bilebiliyorlar. Onların suçu da değil bu. Uluslararası şirketler, bu konularda daha agresif ve yetenekli oldukları için şartnamelerde çoğu zaman kayırılıyorlar. Bu bir realite.

Öncelikle, satın alma birimlerinin yeterli kapasiteye sahip olmadığını söyledik. İkincisi, bunlar arasında herhangi bir koordinasyon yok. Mesela büyük bir şirketler grubu düşünelim. Bu tür gruplarda, çoğu zaman satın almalar koordine edilir. Bu sayede, pazarlık gücü elde edilir. Büyük market zincirleri de öyle; perakende zincirlerinin her şubesi kendi alımlarını mı yapar yoksa alım, merkezden, her sektörün uzman satın almacıları tarafından mı yapılır? Aynı şartlar devlete de uymaz mı? Stratejik sahalarda (raylı sistemler gibi) her belediye, her kamu idaresi kendi keyfine göre alım yapınca ulusal bir strateji eksik kalıyor ve yerli sanayiciler, çok önemli bir zararla karşı karşıya geliyor. Tabi bu zarar yeniden Türkiye Cumhuriyeti’ne, teknolojik gerilik, istihdam eksikliği, vergi ve döviz kaybı olarak geri dönüyor.

Tüm bunlar, merkeziyetçi olalım, sosyalist bir ülke olalım manasına gelmiyor. Ama kamu alımlarında koordinasyon ve ortak bir strateji olmayınca büyük kayıplar ortaya çıkıyor. Örneğin, yakın zamanda Konya Belediyesi raylı sistem alımlarını yurt dışından gerçekleştirdi. Oysa aynı teknoloji artık ülkemizde de var ve bu şirketler ihaleye dahi giremediler.

Yerel yönetimlerde ve merkezi yönetimde teknik alanlardaki satın almalarda ‘kurumsal kapasite’ yükseltilmeli ve bir ortak stratejiye bağlanmalı. Uzman istihdam etmek de çözüm değil. Nasıl olacak? Örneğin, belediye kendi içinde raylı sistem satın alma uzmanı mı bulunduracak? Bunun ücretini dahi karşılayamaz; zira değişik sahalarda birkaç yılda bir yapılacak ihaleler için bu kadar personeli bünyelerinde tutamazlar. Bir örnek daha: Çevre atık tesisi ya da su arıtma tesis kuracak diyelim bir belediyemiz. Nereden bilsin Anadolu’daki bir belediyemiz; atık tesisinin iyisi nedir, kötüsü nedir, teknolojisi nereye gitmektedir? Hangi teknoloji iyidir? Bunları düşünmesi ve ihale dokümanını tasarlaması gereken satın alma memuru ya da komisyonu; “Şu şirketten mi alsam ucuza gelir? Acaba şirketin teklifindeki 10 senelik bakım maliyeti unsuru ötekisine göre nasıl bir fark oluşturacak?” gibi sorulara nasıl cevap verecek? Daha basit bir örnekle anlatacak olursak, şahıs olarak evimize aldığımız x marka yazıcının, ne kadar ve ne kalitede hizmet vereceğini, kartuş maliyetiyle birlikte rakibine göre nasıl fiyatlandığını dahi bilemiyoruz. Birilerine soruyoruz; doğru ya da yanlış tavsiyelerle satın almamızı gerçekleştiriyoruz. Kısaca şunu söylüyorum: Kamu satın alımları toplanan vergilerin gittiği yerleri belirliyor. Çok önemli bir fonksiyondur. Ayrıca, ülkedeki sanayi sektörünün rekabetçiliğini ve gelişmesini de doğrudan etkiler. Dolayısıyla, koordineli ve kaliteli bir kamu alım sistemine geçmemiz gerekiyor.

“İş bitirme şartı Avrupa’da kullanıma bağlanıyor”

Kamu alımlarında kapasite eksikliği ve koordinasyonsuzluğun önüne nasıl geçilir?
Çok zor değil esasında. Öncelikle, en azından enerji, çevre, ulaştırma gibi nitelikli alımlarda devletin bir koordinasyona gitmesi lazım. Bir ‘Resource Center’ gibi. Her kentin, her birimin kendi teknik standartlarını belirlemesi yerine, yerli sanayi şirketlerinin önündeki engelleri kaldıracak ortak standartların oluşturulması gerekiyor. İkincisi, yerel şirketlerin önünü kapatan bir diğer engel olan ‘x ülkesinde’ ya da ‘x kıtasında’ uygulanmış olmak gibi şartların kaldırılması gerekiyor. Bunlar, alınan malın kalitesini düşürmeden yerli sanayi şirketlerinin önündeki engelleri kaldırabilir. Üçüncüsü, özellikle kalkınmada öncelikli yörelerde üretilen veya KOBİ’ler tarafından üretilen yerli sanayi ürünlerine öncelik verilmeli kamu alımlarında. Bugün, bu konuyu İngiltere tartışıyor. Deniliyor ki: “Ülkemizin 300 milyar pound ihracatı var, 400 milyar pound kamu alımı var. Demek ki bütün dünyanın ülkeme sağladığı pazar, benim şirketlerime bizzat sağlayabileceğim pazardan daha küçük”. Kamu alımında İngiltere, ‘kendi şirketlerimin’ “teknolojik gelişmelerini sağlamak için”, “yenilikçiliği sağlamak için” ifadelerini belirtiyor ama esasında “kendi pazarımı nasıl kendi şirketime veririm?” diyor. Dolayısıyla, bu durum, başka ülkelerde de gündemde.

Buy American Kanunu da böyle bir şey mi?
O farklı bir şey. Kamunun dışında halkı da etkilemeye çalışan bir program. Bizde de vardı, ‘yerli malı haftası’ gibi.

“Kamu alımları planlanırsa sektör çalışmaya başlıyor”
Başka ne yapabilir kamu? Bizim üzerinde çalıştığımız şuydu: Planlı Kamu Alımları. Yani, “Bugün ihaleye çıktım, tramvay alıyorum.” olmayacak. Tramvay alacaksa bunu iki sene öncesinden duyuracak: “Ben bir tramvay çalışmasına başladım. Şu nitelikleri düşünüyorum.” Bursa Büyükşehir Belediyesi bunu yaptı. “Gelin özel sektör, ben bundan sonra tramvayı x sene sonra sizden biri yaparsa, sizden almaya çalışacağım.” dedi. Orada yapıldı. Bunu planladığın zaman sektör çalışmaya başlıyor. Planlı kamu alımları ABD’de tartışılmış ve uygulanmıştır.

Bu tip politikaların örnekleri var mı?
Örneğin dünyanın en büyük ekonomisi olan ABD’de, kendi tanımları içinde adını koymasa da sanayi politikaları uygulanmıştır. Daha doğrusu, adı konmamış sanayi politikaları uygulamaları vardır ABD’de. Örneğin “Savunma Politikası”. ABD yönetimleri der ki; “Ben Rusya ile yıldız savaşları yapacağım. Bir savunma sistemi kuracağım.”. Bunu inandırıcı (credible) bir şekilde piyasaya açıkladığı zaman firmalar çalışmaya başlarlar. Çünkü bu devlet 3 sene sonra şöyle bir silah alacak. Uzay teknolojisinde de aynısıdır. NASA, çeliğini kendisi mi yapıyor, piyasadan mı alıyor? Motorunu kendisi mi yapıyor, piyasadan mı alıyor? Uzay mekiği yapacaksa, uzaya şu şartlara çıkabilecek güçte motora ihtiyaç var, onu üniversitesinden sanayisine kadar birisi geliştirecek.

Dolayısıyla kamu, ben şunu alacağım dediği ve bunu inandırıcı bir şekilde belli bir vadede yaptığı zaman, bu bile özel sektör kuruluşlarını çalışmaya başlatıyor. AR-GE, yenilikçilik de tetikleniyor. Türkiye derse ki; “Ben bir milli gemi yapacağım. İki sene sonra bunun ihalesine çıkacağım.” Yaptılar bunu, o zaman tersaneler başlıyor çalışmaya.

Yine “ABD ekonomik planlama yapıyor mu?” diyoruz. Marshall Planı’nda Avrupa’ya ve Türkiye’ye de yardım yapacağı zaman “Bana ekonomik planla gel. 4 yıllık planını göreyim.” demiştir ABD. Bizimkiler de 1938’de yaptıkları, sonrasında evrilerek 1948’e kadar gelen planı götürmüşlerdir. Sanayileşmeye dayalı bir plandır, Şevket Süreyya Aydemir’in de içinde olduğu. ABD bu planı beğenmemiş ve kabul etmemiştir. “Sanayileşmen öncelikli değil, farklı gelişme akslarına geçmeni istiyorum” demiştir. Farklı bir plan verilmiştir ve ondan sonra Türkiye Marshall Yardımı’nı alabilmiştir. Hazırlığı devam eden bir kitabımla ilgili araştırırken tarihine baktım. 1932’de bile stratejik sektörleri geliştirme amaçlı kalkınma bankacılığı kurmuşlar ABD’de. Bunlarla savaş endüstrisini ve aynı zamanda sivil endüstriyi bir kalkınma bankası gibi desteklemişler, pazar sağlamışlar, düşük faizli kredi vermişler.

“Özel sektöre pazar sağlamak, doğrudan destektir”
Özel sektöre pazar sağlamak, doğrudan destektir, teşviktir. Oysa bugün genel olarak ‘teşvik’ olarak adlandırılan politikalar ‘dolaylı’ teşviklerdir esasında. Örneğin, Ekonomi Bakanlığı tarafından sağlanan, teşvikler dolaylı teşviklerdir. TÜBİTAK gibi kuruluşların verdiği teşvikler de dolaylı teşviklerdir. TÜBİTAK diyor ki; “Sen şöyle bir ürün için şöyle bir araştırma yaparsan ben sana destek vereceğim.” Sanayici de projeyi sunuyor, desteği alıyor.

Doğrudan destek / teşvik nedir? İster KOBİ, ister büyük şirketlere olsun. “Ben senden bir gemi alacağım ya da toplam 50 megavatlık yerli türbin kanatçıklarına sahip jeneratör alacağım” şeklinde bir pazar açılması doğrudan teşviktir. Böyle olduğu zaman, teşvikler çok daha etkili oluyor. Bunlara kendi literatürümüzde bu şekilde isimlendiriliyor. Diğerlerinin hepsi dolaylı teşviklerdir.

“Ağır sıklete karşı farklı bir taktik uygulanmalı”

Serbest Ticaret Anlaşmaları kimi kesimlerce çok eleştirilen fakat karşıt görüş olarak da desteklenen bir uygulama. Bu anlaşmalar ve serbest ticaret politikaları ülkelerin kalkınmasında engel midir? Uzak Doğu’daki başarılı örneklerde serbest ticaret politikalarının rolü neydi?
Serbest ticaret ideal şartlarda refahı artırıcı etki yapıyor. Ancak, serbest ticaret normalde genellikle ihracat ve üretim kapasitesi gelişmiş ve güçlü ülkelerin istediği bir şey olagelmiştir. Güney Kore ve Japonya ilk başta serbest ticaret yapmak istemiyor. Her ikisi de ihracata bağımlı olduğu için serbest ticareti ister hale geliyorlar. Oysa 1850’lerde aynı Japonya uluslararası ticarete silah zoruyla sokulmuştu. Gelişimlerinin ilk başlarında bu ülkeler diyorlardı ki; “İçeri mal girerken (ithalatta) mümkün mertebe ve çeşitli araçlarla iç piyasamı koruyayım, ama malım dışarı giderken (ihracat) serbest olsun.” Japonya 1950’lerde GATT’la (Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması) müzakere yaparken Japonya’nın GATT’a girmesine İngiltere ve Hollanda karşı çıktı. Japon ihracatçıları agresif ve ihracatçıların fiyatlarını da ucuz buluyorlardı. Zira Japonlar bu ülkelerin piyasalarına, ucuz Japon mallarıyla hem 1868’lerden sonra, hem 1952’den sonra bombardıman etmişti. O yüzden Japonya’nın GATT’a girmesine Hollanda ve İngiltere gelişmiş ekonomiler olmalarına rağmen, karşı çıkmışlardı.

Serbest ticaret, temelinde tabi ki iyi bir şeydir. Ama denk ekonomiler arasında olduğu zaman her iki tarafa da yarıyor. Eğer iki taraf denk değilse, serbest ticaret bir tarafın gelişmesini engelleyebiliyor. Spor mücadeleleri gibi. Örneğin boks, denk güçler arasında yapılıyor. Ağır sıkletle tüy sıkleti aynı maça çıkartmıyorlar.

Bir konuşmanızda, Çin ekseninde “pratiğin değiştiği ekonomi” teorisinden bahsediyorsunuz. Bu bağlamda, 50 senelik perspektifte Türkiye’yi nereye koyabiliriz?
Yatırım yapılması ve rekabet gücünün kazanılması gereken belli sektörler var. Örneğin sağlık teknolojisi çok önemli bir teknoloji. İnsanların ömrü uzuyor. Ömrü uzayınca hastaneye gidiş-gelişleri, sağlık bilinci artıyor. Tomografi, MR, anjiyo cihazı alıyorsun. Sağlıktaki görüntüleme teknolojileri en başta gelen teknolojilerden bir tanesi. Daha emekleme devresinde dünya. Yeni yeni ürünler çıkacak. Bir ürünü çıkartıyor, onu sen 2-3 milyon dolara alıyorsun. 3 sene sonra yenisi çıkıyor. Yeni teknolojilerin hızla geliştirilmesi ürün döngüsünü hızlandırıyor. 3 sene önce aldığınız ürün güncelliğini yitiriyor. Her yıl değiştirilen cep telefonları gibi. Sağlık, enerji, ulaştırma, uçak ve havacılık teknolojisi esasında bu manada hala son derece primitif teknolojiler. Yeni teknolojiler geliştirilecek, eskilerin ikame edilmesi gerekecek ve bu döngü çok hızlı olacak.

Üniversite-sanayi işbirliği için ne söylersiniz?
Üniversitelerimiz piyasadan çok kopuk. KOBİ’ler bu zincirin iki önemli halkasından biri. Özel sektörümüz de rekabetçi değil. Büyükler de teknoloji üretmiyor; küçükler zaten üretemiyor. Büyük şirketler AR-GE yapmıyor, neredeyse sıfır seviyesinde. Gelişmiş ülkelerde toplam AR-GE’nin yüzde 80’ini özel sektör (büyük ölçüde büyükler) yaparken Türkiye’de bu oran yüzde 40. Türkiye’nin en büyük grubu 200 milyon dolar AR-GE yapıyor, aynı cirodaki Çin şirketi Huawei 5 milyar dolarlık AR-GE yapıyor. Patent de almıyor büyük şirketlerin patent çalışmaları çok az. Küçüklerden zaten bu konuda bir şey bekleyemiyoruz henüz. Üniversite hocaları maalesef odalarından çıkmıyor. KOBİ’ler de hocalara hoş geldin demiyor. Öğretim üyelerinin gerçek dünyayı bilmediklerini düşünüyorlar. Türkiye olarak temel bilimlerde bu aşamada yapacak çok fazla bir şeyimiz yok. Temel bilimler sermaye yoğun bir iş. Kaynağı olan ülkeler dahi temel bilim projelerinde bir araya gelip ortak çalışmak zorunda kalıyorlar. Cern örneğinde olduğu gibi. Bu durumda, rekabetçilik açısından Türkiye’nin çıkış yolu mühendislikte. Üniversitedeki beyinleri gerçek dünyayla, şirketlerle buluşturmalıyız.

Ayrıca, denemekten korkmamalıyız. Uçak imal edersiniz, prototip düşer. İkincisi, üçüncüsü de düşebilir. Devam etmek gerekiyor. Yoksa Nuri Demirağ’ın baltalandığı gibi, kendi uçağını bir daha kaldıramazsın. İşte Embraer, Brezilya bizden çok daha ileri bir ülke değil. Havacılık sektörüne 1950’lerde başlamış, biz ise 1940’larda bırakmışız. Şu anda dünyadaki 4 önemli kuruluştan bir tanesi Embraer.

“Her yere gidilmeli ama önceliklendirme yapılmalı”

Türkiye daha çok hangi pazarlara yönelmeli? Batıya mı doğuya mı?
Hepsine. Batı dediğiniz dünyanın en zengin pazarı. Avrupa’ya mal satmayayım diyebilir misin? Amerika dünyanın en büyük pazarı, hiçbir şey satamıyoruz. 10 milyar doların çok altında ihracatımız var. Başka? Çin 1,5 trilyon dolar seviyesinde ithalat yapıyor. Rusya büyük pazar. Buna karşılık küçükler de var. Benin’den Swaziland’e. Küçük ülke diye gitmeme şansın yok. Dünyanın her yerine gidilmesi lazım. Ancak, önceliklendirme yapılması gerekir. Stratejileri uygulamak ve kalıcı olmak gerekir. Yurt dışı pazarlara yönelebilmek için dağıtım ağlarına sahip olmak gerekiyor; sadece fiyat/kalite rekabetçiliği yetmiyor. Aksi takdirde ürün ne kadar iyi olursa olsun hiçbir şansın olmuyor.
 

Facebook'ta Paylaş Twitter'da Paylaş YORUM YAZIN

YORUMLAR (0)

Bu habere henüz yorum yapılmadı.

YORUM YAZIN

* Tüm alanlar zorunludur.
: *
: *
: *
Doğrulama : *