» 
 

“Merdiven Daha Güçlü İtiliyor”

Sanayileşmenin Gizli Tarihi isimli kitabıyla büyük yankı uyandıran Güney Koreli iktisatçı Ha-Joon Chang, OSTİM Gazetesi’ne verdiği röportajda dikkat çekici noktalara temas etti…

Sanayileşmenin Gizli Tarihi isimli kitabıyla büyük yankı uyandıran Güney Koreli iktisatçı Ha-Joon Chang, OSTİM Gazetesi’ne verdiği röportajda dikkat çekici noktalara temas etti… Chang’ın kitabında bahsi geçen, gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere uyguladığı; kendi kalkınma ve başarı adımlarından uzak tutma üzerine kurulu ‘merdiveni itme’ stratejisi çok konuşuldu.

Kitabında küresel sistemin kodlarına ilişkin sarsıcı bilgiler veren ünlü iktisatçı, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) üzerinden istediklerini elde edemeyen zengin ülkelerin geçtiğimiz yıllarda, gelişmekte olan ülkelerle iki taraflı serbest ticaret anlaşmaları, bölgesel serbest ticaret anlaşmaları ve iki taraflı yatırım anlaşmaları imzalamaya odaklandıklarını ifade ediyor.

Bu anlaşmalar ve sözleşmelerin, DTÖ tarafından empoze edilen koşullardan daha ağır koşulları gündeme getirdiğine işaret eden Ha-Joon Chang, “Bu tür anlaşmaları imzalayan gelişmekte olan ülkeler, DTÖ içinde olduğundan daha bile güçlü bir ‘merdiven-itişine’ maruzlar. Gelişmekte olan ülkeleri ticaret ve yatırım hareketlerine açık tutmak yoluyla, kendi firmalarının gelişmekte olan ülkelere daha çok ihracat yapabilmeleri ve doğrudan yatırımlarda asgari ölçüde kısıtlamaya tâbi olmaları zengin ülkelerin menfaatlerine uygun düşüyor.” tespitini paylaştı.

Emin Akçaoğlu tarafından Türkçeye çevrilen ‘Sanayileşmenin Gizli Tarihi’ adlı kitabınız, Türkiye’de bürokrasi ve iş dünyasının da aralarında bulunduğu geniş bir okuyucu kitlesi tarafından büyük ilgiyle karşılandı. Kitabınızda temas ettiğiniz konular ve verdiğiniz örnekler, Türkiye’nin kalkınma sürecinde karşılaştığı sorunları da yansıtması bakımından önemli bulunuyor.

Güney Kore’nin 1970’li yıllardaki iktisadi hamleleri, özel sektöre yönelik devlet politikaları ve marka çıkarma serüveni, şaşırtıcı şekilde Türkiye’nin tecrübesiyle benzeşiyor. Sanayileşme konusuna kitapta ortaya koyduğunuz perspektifle yaklaşıldığında; küresel güç odaklarının ve bu bağlamdaki dengelerin bugünün şartlarında da; gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelerin sanayileşme yönündeki çabalarına verdikleri tepkinin, hâlen geçmiş için örneklediğinizden farklı olmadığını görüyoruz.

Kötü Samiriyeliler diye adlandırdığınız sanayileşmiş ülkelerin, gelişmekte olan ülkelere karşı benimsedikleri ‘merdiveni itme’ durumu hala devam ediyor mu? Eğer bu durum sürüyorsa neden böyle?
Evet. Bunun yöntemi, Sanayileşmenin Gizli Tarihi’ni yazdığımdan bu yana geçen on yıl içinde bir şekilde değişmiş olsa da maalesef Kötü Samiriyeliler hala ‘merdiveni itiyorlar’. (Kitap 2006 yılında yazıldı ve ilk baskısı 2007 yılında yapıldı.)

Sözünü ettiğim değişikliklerden bazıları gelişmekte olan ülkeler için olumlu oldu. Örneğin, 2000’li yılların ortalarına kadar Dünya Bankası gelişmekte olan ülkelerin herhangi bir sanayi politikasının kullanmaması gerektiği konusunda ısrarcıydı. Bugün Banka, bu tür politikaların kullanımına hoşgörüyle yaklaştığı aralık hâlâ sınırlı olsa da bazı türdeki sanayi politikalarının (örneğin, yeni endüstri alanlarına giren ‘öncü’ firmaların sübvanse edilmesi) kullanılmasının yararlı olabileceğini kabul ediyor. Fakat Banka örneğin hâlâ uluslararası ticarette korumacı politikalara, imalat sanayiinde kamu iktisadi teşebbüslerinin kullanılmasına veya yabancı sermayeli doğrudan yatırımların denetlenmesine karşı çıkmaktadır. Oysa söz gelimi yabancı sermayenin denetlenmesi yönündeki politikalar 18’inci yüzyıl İngiltere’sinden 20’in yüzyılda Güney Kore ve Tayvan’a kadar bugünün zengin ülkeleri tarafından geçmişte yaygın olarak kullanılan tedbirlerdi.

Öte yandan son on yıldaki bazı gelişmeler gelişmekte olan ülkeler için daha kötü sonuçlar doğurdu. Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) üzerinden istediklerini elde edemeyen zengin ülkeler geçtiğimiz yıllarda gelişmekte olan ülkelerle iki taraflı serbest ticaret anlaşmaları (BFTAs), bölgesel serbest ticaret anlaşmaları (RFTAs) ve iki taraflı yatırım anlaşmaları (BITs) imzalamaya odaklandılar. Bu anlaşmalar ve sözleşmeler DTÖ tarafından empoze edilen koşullardan daha ağır koşulları gündeme getirdi (bu sebeple bunlar için DTÖ-artı [WTO-plus] ifadesi kullanılıyor zaten). Dolayısıyla bu tür anlaşmaları imzalayan gelişmekte olan ülkeler DTÖ içinde olduğundan daha bile güçlü bir ‘merdiven-itişine’ maruzlar.

“Zengin ülkelerin hükümetleri kendi ekonomileri sorunla karşılaştığında
korumacı politikalar saldırganca kullanılırlar. Bu tür durumlarda zengin ülke hükümetleri
pek çok gizli korumacı politikayı da kullanırlar.”

“SERBEST TİCARET ZENGİNLER İÇİN DE İYİ DEĞİL”

Zengin ülkelerin bu yaklaşımı neden sürdürüyor olduğu sorulabilir. Bu durumun bir dizi sebebi var. Aşikâr bir sebep şu: Gelişmekte olan ülkeleri ticaret ve yatırım hareketlerine açık tutmak yoluyla, kendi firmalarının gelişmekte olan ülkelere daha çok ihracat yapabilmeleri ve doğrudan yatırımlarda asgari ölçüde kısıtlamaya tâbi olmaları zengin ülkelerin menfaatlerine uygun düşüyor.

Elbette üzücü olan zengin ülkelerin serbest ticaretin ve serbest ticaret politikalarının uzun dönemde kendileri için bile iyi olmadığını kavrayamamaları. Çünkü bu tür politikalar gelişmekte olan ülkelerin gelişebilme becerilerini azaltıyor. Sadece kafamızda canlandırmaya çalışalım: Eğer 1980’lerden bu yana Çin serbest ticareti ve serbest ticaret politikalarını, eski Sovyet yanlısı ülkelerin 1990’lardan bu yana yaptıkları gibi uygulamış olsaydı; ekonomisi bugün olduğundan çok daha küçük olurdu ve zengin ülkeler Çin’e ihracat ve yatırım yapmak bakımından bugün sahip olduklarından çok daha az fırsata erişebilirlerdi.

‘Merdiveni itme’ hadisesinin diğer bir sebebi zengin ülkelerin kendi menfaatlerinden öte yanlış yönlendirilmiş iyi niyet. Zengin ülkelerde yaşayan pek çok insan -politikacılar, bürokratlar, iktisatçılar- serbest ticaretin, serbest ticaret politikalarının iktisadi kalkınma için iyi olduğuna (ve bunların kendi ülkelerince kendi ekonomilerini geliştirmek için kullanıldığına) hakikaten inanıyorlar. Dolayısıyla bu politikaların gelişmekte olan ülkelerce de kullanılmasını istiyorlar. Bu kişilerin sözünü ettiğimiz politikaların doğruluğuna inançları o kadar kuvvetli ki gelişmekte olan ülkelerin kendi vatandaşları bu politikaları istemeseler dahi bunların gelişmekte olan ülkelere empoze edilmesi gerektiğini düşünüyorlar.

“ÇİN’DEKİ DURGUNLUK OLUMSUZ ETKİ YAPACAK”

Dünya ekonomisinin mevcut durumu ve ayrıca bu durumun politik cephesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu çerçevede dünya ekonomisinin görünür gelecekteki durumuna ilişkin öngörüleriniz neler?
Dünya ekonomisi son derece istikrarsız ve riskli bir durumda. Zengin ülkelerin vaziyeti içler acısı. 2014 sonunda OECD ekonomilerinin yarısı, kişi başına düşen gelir bakımından 2007 yılındaki düzeylerine dönemediler. Başka ülkelere kıyasla çok daha hızlı iyileştiği düşünülen İngiltere’de bile kişi başına gelir düzeyi 2007’deki düzeyine ancak 2015 ortalarında dönebildi. Bu ülkeler arasında en iyi durumda olanlardan biri sayılan ABD, 2007 ile 2014 arasında kişi başına gelir bakımından %0,4 nispetinde büyüdü. Oysa Japonya’da kişi başına gelir 1980’ler ve 1990’lardaki ‘kayıp yirmi yıl’ boyunca bile yılda %1 oranında büyümüştü.

İngiltere’deki ve ABD’deki zayıf toparlanmalar dahi sürdürülemez finansal ve (İngiltere örneğinde) gayrimenkul balonlarına dayanmaktadır. Almanya hariç Euro bölgesindeki vaziyet korkunçtur. Yunanistan’daki son ‘kurtarma’ operasyonu Yunan ekonomisini canlandırmayacaktır; sorun bir süre sonra yeniden tekrarlanacaktır. Kaldı ki bu kurtarma operasyonu gerçekte Yunanistan’ı kurtarmaktan çok Alman ve Fransız bankalarının kurtarılmasından ibarettir.

Bu süreçte gelişmekte olan ülkeler de yavaşlıyorlar. Hindistan ve Brezilya geçtiğimiz yıllarda pek parlak bir performans sergilemediler. Hatta Çin ekonomisi bile hem kısmen kendi iç koşulları (artan işçi ücretleri ve finansal istikrarsızlık gibi sebeplerle) hem de zengin ülkelerdeki yavaşlama sebebiyle (Çin bu ülkelere çok büyük tutarlarda ihracat yapıyor) durgunlaşmaya başlıyor. Çin’deki durgunluk Afrika’daki ve Latin Amerika’daki pek çok gelişmekte olan ülke üzerinde olumsuz etki yaratacak. Çünkü bu ülke ekonomilerindeki büyümenin kaynağı, Çin’deki süper büyümeyle beslenen emtia fiyatlarındaki büyük oranlı artışlara dayanıyordu.

Söylediğiniz gibi pek çok ülke ekonomisi zor günler yaşıyor. Durgunluk, dünyanın çok sayıda bölgesinde en temel kaygı alanı hâline gelmiş durumda. Hatta en gelişmiş bölgelerde bile böyle bu. Bu şartlar altında serbest ticaret yanlısı politikaların geleceği hakkında beklentiniz ne? Bu kapsamda, ticareti sınırlayıcı ya da daha doğru bir ifadeyle ‘korumacı’ politikaların bazılarınca tercih edileceğini ya da tercih edilmesi gerektiğini düşünür müsünüz?
Gelişmekte olan ülkelere serbest ticaret yanlısı politikaları telkin ederken bile gelişmiş ülkeler, ne zaman ihtiyaç duysalar korumacı politikalar uygulamışlardır. Birincisi, gelişmiş ülkeler zayıf sektörlerini daha yüksek tarifeler ile korurlar. Örneğin ortalama sınaî tarife oranı bu ülkelerde %3 civarındadır. Fakat tekstil ve konfeksiyon gibi endüstrilerde tarife oranı çok daha yüksek olabilir (diyelim %10-15 civarında). İkincisi, bu ülkeler 1990’larda Kore, bugünlerde Çin gibi yeni rakiplere karşı gemi yapımı veya çelik endüstrisi gibi sektörlerde sözde ‘anti-damping’ tarifelerini kullanırlar. Bu tarifeler ‘damping’ (bir malın üretim maliyetini karşılamayan bir fiyata satılması) konusunda bir delil ya da zarardan daha çok sadece şüpheye binaen empoze edilirler. Daha da ötesi, DTÖ tarafından yasaklanmış olmasına rağmen ‘sıfırlama’ uygulamasını kullanmaktadır. Sıfırlamanın anlamı şudur: ABD söz gelimi Çin çeliği için uygulanan dampingin çapını hesaplarken; daha ucuz ürünleri ucuz kabul ederken, ABD ürünlerinden daha pahalı olan yan-kategorideki ürünlere de ABD ürünlerinden daha pahalı muamelesi yapmak yerine aynı fiyatta ürün muamelesi yapar. Bu ABD’ye dampingi daha geniş tanımlama imkânı verir.

Söylemeye bile gerek yok: Zengin ülkelerin hükümetleri kendi ekonomileri sorunla karşılaştığında korumacı politikalar saldırganca kullanılırlar. Bu tür durumlarda zengin ülke hükümetleri pek çok gizli korumacı politikayı da kullanırlar. Bu durumun en yeni ve dramatik örneği GM ve Chrysler’ın 2008’deki finansal kriz sonrasında ABD hükümeti tarafından kurtarılmasıdır. Fakat başka çok sayıda örnek de mevcuttur: Örneğin Almanya’da Volkswagen kamulaştırılması veya İsveç’te 1970’lerin sonunda gemi yapımı endüstrisinin millileştirilmesi bunlardan bazılarıdır.

Dolayısıyla, serbest ticaretin en iyi politika olduğuna dair söyleme rağmen kendi ülkelerindeki sorunları da dikkate alarak; gelecek yıllarda zengin ülkelerde korumacılığın süreklilik kazanacağını görmeyi bekleyebiliriz.

“Eğer 1980’lerden bu yana Çin serbest ticareti ve serbest ticaret politikalarını,
eski Sovyet yanlısı ülkelerin 1990’lardan bu yana yaptıkları gibi uygulamış olsaydı;
ekonomisi bugün olduğundan çok daha küçük olurdu ve zengin ülkeler
Çin’e ihracat ve yatırım yapmak bakımından bugün sahip olduklarından
çok daha az fırsata erişebilirlerdi.“

Türkiye’nin iktisadi tarihini incelediniz mi? Bu soruyu soruyorum çünkü 1970’lerde yaklaşık aynı dönemlerde Türkiye de Güney Kore gibi devlet öncülüğünde sanayileşme girişiminde bulundu. Fakat şimdi iki ülkeyi kıyasladığımızda eriştikleri düzey bakımından aralarında büyük bir farklılık olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla, bu süreçte Türkiye için ters giden sizce ne oldu? Veya Türkiye o dönemde Kore tarafından kullanılan politikaların aynılarını uygulama şansına sahip olabilir miydi?
Maalesef Türkiye’nin iktisadi tarihi hakkında yeterli bilgiye sahip değilim. Bu sebeple Kore’nin neden başarılı, Türkiye’ninse başarısız olduğunu açıklamam hakikaten mümkün değil.

Bununla birlikte, son yirmi otuz yıldaki sanayileşme politikası –özellikle de Doğu Asya’daki duruma ilişkin tartışmalar– sayesinde bugün, sanayileşme politikalarının başarısını artırmanın nasıl mümkün olabileceği konusunda bir hayli bilgiye sahibiz. Örneğin, bu konuda süregiden tartışma şunu açığa çıkarıyor: Ülkelerin yeni başlayan sanayi alanlarını, yani bebek endüstrilerini korumaları gerekiyor. Fakat koruma tek başına yeterli değil; korunan firmaların üretken kapasitelerinin artırılması için alenen çaba sarf edilmesi de gerekiyor. Başka bir örnek şu olabilir: ithalata karşı koruma çok önemli olmakla birlikte, yeni endüstrinin emekleme döneminde ihracat yönünde de mümkün olduğunca gayret edilmelidir. Diğer bir örnekse, sanayi politikasını şekillendirenlerin korudukları ve büyümesini sağladıkları firmalarla yakın ilişki kurmaları gereğidir. Fakat bu ilişkilerin yolsuzluklara yol açmasının önüne geçecek mekanizmalar olmalıdır. Bu örnekler artırılabilir.

Burada daha fazla ayrıntıya girmem mümkün değil. Fakat bu mülakatı okuyanlar bu konularda daha fazla bilgiye erişebilirler ve Türkiye’nin durumu söz konusu olduğunda neyin ters gittiğini ya da tersini anlamaya çalışabilirler.

‘Yerli üretim’ veya ‘milli üretim’ kavramı hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu tür yaklaşımlara dayanan bir ekonomi politikası felsefesi sizce küresel piyasalarda önde gelen markalar yaratılmasına katkı sağlayabilir mi?
Her şeyden önce bu konu ‘yerli üretim’ veya ‘milli üretim’ kavramıyla neyi kastettiğinize bağlı. Eğer bunun anlamı ülkenizin dışındaki teknolojik gelişmelere kendinizi kapatmanız anlamına geliyorsa –ki örneğin bunun en uç örneği Kuzey Kore’dir; fakat 1950’ler ve 1960’lar arasında Hindistan da yüksek ölçüde benzer politikalar izlemiştir– bu yaklaşım uzun dönemde uygulanabilir bir strateji olmayacaktır.

Bununla birlikte, eğer yerli üretim veya milli üretimden kastınız bir ülkenin olabildiğince farklı şeyler üretmesini mümkün kılmak için kendi kapasitesini geliştirmesi ise buna tüm ülkeler ihtiyaç duyarlar.
Sanayileşmenin Gizli Tarihi’nde ve Kalkınma Reçetelerinin Gerçek Yüzü’nde açıkladığım gibi pek çok ülke zaten böylelikle kalkınmıştır. Yüksek üretkenlik düzeyini gerektiren faaliyetleri yürüten belirgin sayıda ulusal firmanın büyümesi sağlanmadıkça bir ülkenin kendi ekonomisini geliştirmesi çok zor olacaktır.

“Serbest ticaretin en iyi politika olduğuna dair söyleme rağmen
kendi ülkelerindeki sorunları da dikkate alarak; gelecek yıllarda
zengin ülkelerde korumacılığın süreklilik kazanacağını görmeyi bekleyebiliriz.”


Gelişmekte olan ülkelere sanayileşme yönünde politika seçenekleri anlamında ne öneriyorsunuz? Tabii bu soruyu cevaplarken gelişmiş ülkelerin hâlâ merdiveni itmeyi ya da uzakta tutmayı tercih edebileceklerini akılda tutmamız gerekiyor.
Daha önce belirttiğim; DTÖ, iki taraflı serbest ticaret anlaşmaları, bölgesel serbest ticaret anlaşmaları veya iki taraflı yatırım anlaşmaları gibi konulardaki uluslararası ekonomik kural değişiklikleri gelişmekte olan ülkelere açık ‘politika alanı’nı daralttı. Bununla birlikte hâlâ kullanılabilecek pek çok politika seçeneği var; özellikle ABD ile serbest ticaret anlaşması imzalamamışsanız. Çünkü ABD ile imzalanan serbest ticaret anlaşmaları en sınırlandırıcı olanları.

Başlangıç olarak, ülkelerin kullanabilecekleri çok sayıda sanayi politikası tedbiri mevcut; çünkü bunların bazıları bütünüyle ‘iç piyasaya’ dönük ve dolayısıyla uluslararası kuralların kapsamı dışındalar. Örneğin, hükümetler makine ithalatına, altyapı inşaasına veya beceri geliştirmeye sübvansiyon ya da vergi teşviki verebilirler. Başka bir örnek şu olabilir: Hükümetler KOBİ’lere teknoloji edinimi, pahalı teçhizatın ortaklaşa alımı veya ihracat pazarlaması konusunda Sübvansiyon, vergi teşviki ya da organizasyonel destek sağlayabilirler. Diğer bir örnekse hükümetlerin kendi firmalarını kamu alımlarında tercih edebilmesine veya özel sektörün ilgi göstermediği sınaî alanlarda kamu iktisadi teşebbüsleri kurmasına dair olabilir.

Daha da ötesi; DTÖ sisteminde hâlâ izin verilen pek çok politika seçeneğinin mevcudiyetidir. Tarifeler hâlâ meşru biçimde kullanılabilir. Hâlen gelişmekte olan ülkelerin çoğu tarife düzeylerini DTÖ anlaşmasını imzaladıkları esnada üzerinde anlaşılan azami seviyenin hayli altında tutmaktadır. Dolayısıyla, gümrük tarifelerini artırma konusunda geniş imkânlar mevcuttur. Bazı türdeki ticaretle ilgili sübvansiyonlar hâlâ kullanılabilmektedir. Bunlardan tarım, çevre koruması gibi alanlarda bazılarına resmen ve ar-ge, bölgesel eşitsizliklerin giderilmesi gibi alanlarda ise gayri resmi olarak izin verilmektedir. Örneğin yerel muhteva zorunlulukları gibi yabancı sermayeli doğrudan yatırımlar konusundaki düzenlemelerin bazıları yasaklanabilir; fakat bunlar İngiltere ve Çin’in de aralarında bulunduğu pek çok ülke tarafından yapıldığı gayri resmi biçimde kullanılabilir. Öte yandan örneğin ortak girişim (joint venture) zorunlulukları gibi diğer bazı düzenlemelere izin verilmektedir. Bu örnekler çoğaltılabilir.

Burada varmak istediğim nokta şu: Politika seçenekleri her ne kadar 1950’lerle 1980’ler arasındaki döneme kıyasla daha sınırlı olsa da hâlâ pek çok politikanın kullanılması mümkündür.

“GÜÇLÜ EKONOMİ GÜÇLÜ KOBİ’LERİ GEREKTİRİR”

Biliyorsunuz OSTİM daha ziyade kısaca KOBİ diye adlandırılan küçük ve orta büyüklükte işletmelerin yer aldığı bir organize sanayi bölgesi. Bu bakımdan OSTİM Gazetesi’nin okuyucularını da dikkate alarak sormak istiyorum. KOBİ’lerin gelişmiş ya da gelişmekte olan ülke ekonomilerindeki rolü hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu bağlamda, kalkınma sürecinde bu tür firmalar merkezi bir rol üstlenebilirler mi? Ayrıca, belki bu tür firmalara dönük özel tavsiyelerde de bulunabilirsiniz…

KOBİ’ler, ele alınan sanayi dalına ve ülkeye bağlı olarak farklı roller üstlenebilirler–üstlenmeliler. Yaygın olarak KOBİ’lerin tekstil, mobilya veya deri gibi ‘en kolay’ sanayi dallarında önemli oldukları bilinir. Çünkü bu alanlarda pahalı makina-ekipmana ihtiyaç yoktur ve dolayısıyla küçük sermayeler ve az sayıda çalışan ile firma kurulması mümkün olabilir. Bununla birlikte, makina, hassas aletler veya ihtisas gerektiren kimyasallar gibi bazı ‘çok zor’ sanayi alanlarında da KOBİ’lerin önemli roller üstlendikleri çok kişi tarafından bilinmez. Çünkü bu alanlarda makineleştirmeye elverişli olmayan çok sayıda becerinin bir araya getirilmesine ihtiyaç duyulur. Ekonomik kalkınmanın erken devrelerinde bulundukları için büyük ölçekli firmaların henüz gelişmedikleri ülkelerde KOBİ’ler tüm sınaî alanlarda üretimin ve istihdamın büyük bölümünü temin ederler. Bazı büyük ölçekli firmaların mevcut olduğu Türkiye gibi orta-gelir seviyesindeki ülkelerde KOBİ’ler üretimdeki roller bakımından önemlerini kaybetseler de hâlâ büyük oranda istihdam sağlarlar.

Gelişmiş ülkelerde, KOBİ’lerin önemi ülkenin hangi alanda uzmanlaştığına bağlıdır. Eğer bir ülke, örneğin İsviçre gibi, makina ve ihtisas gerektiren kimyasallarda uzmanlaşmışsa, KOBİ’ler hem istihdam hem de yenilikçilik, ihracat ve üretim bakımından çok önemlidir. Eğer bir ülke, örneğin Kore gibi, otomobil ve gemi yapımı gibi montaj endüstrilerinde uzmanlaşmış ise KOBİ’ler daha az önem taşır.

Fakat bir ülkede KOBİ’lerin önemi tam olarak ne olursa olsun, güçlü bir ekonomi daima güçlü KOBİ’lere sahip olmayı gerektirir. Ele alınan ülkenin kalkınmışlık seviyesinden ve uzmanlaşma alanından bağımsız olarak KOBİ’ler daima istihdam temininde en önemli rolü üstleneceklerdir.

Eğer bir ülkenin en gelişmiş ülkeler arasında katılmak gibi bir ülküsü varsa; o ülke makina ve endüstriyel kimyasallar gibi sınaî alanlarda faaliyet gösteren yüksek verimlilik düzeyine erişmiş KOBİ’ler geliştirmelidir. Çünkü bu sınaî alanlar yüksek teknoloji endüstrileri için kritik endüstri kollarıdır.

Son olarak eklemek istediğiniz ya da vurgulamak istediğiniz konular varsa onları da işitmekten memnuniyet duyacağız.
Sıklıkla ‘hayatın kurmacadan daha tuhaf olduğunu’ söylerim. Bunu politika yapıcılara, gerçek hayattaki başarıların genellikle bir hayli ana-akım-dışı (unorthodox) ve diğerlerine benzemeyen politika almaşıklarına dayandığını ve dolayısıyla politika yapan kişilerin bazı iktisadi ana-akımlarla (orthodoxy) bağlı kalmamaları ve kullandıkları politika yelpazesini sınırlandırmamaları gerektiğini hatırlatmak için söylerim.

Bu hususu en iyi gösteren örnek Singapur’dur. Finansal basında ya da yaygın bulunan kitaplarda Singapur’a dair okuduklarımız sadece serbest ticarete ve ülkenin yabancı sermayeli doğrudan yatırımlara kucak açan davranış tarzına ilişkindir. Oysa, Ülkenin topraklarının %90’ının devlete ait olduğu; konut ihtiyacının %85’inin devlete ait konut şirketi tarafından karşılandığı; ve GSMH’nın şaşırtıcı ölçüdeki %22’nin bizzat kamu iktisadi teşebbüsleri tarafından üretildiği bize bugüne kadar asla söylenmemiştir. Başka bir ifadeyle, Singapur en serbest piyasa politikalarının bazılarını en sosyalist politikaların bazılarıyla bir araya getirmiştir. Eğer bir ekonomik teoriye bağlı kalınsaydı kimse Singapur’u icat edemezdi.

HABERE AİT FOTOĞRAFLAR İÇİN TIKLAYINIZ

Facebook'ta Paylaş Twitter'da Paylaş YORUM YAZIN

YORUMLAR (0)

Bu habere henüz yorum yapılmadı.

YORUM YAZIN

* Tüm alanlar zorunludur.
: *
: *
: *
Doğrulama : *