» 
» 
Özel sektörün Borçları ve 'El Değiştirme' Riski

Özel sektörün Borçları ve 'El Değiştirme' Riski

Emin AKÇAOĞLU

Son on iki yıl zarfında Türkiye’de kamu kesiminin ve özel kesimin dış borçlarının yapısında belirgin bir değişiklik yaşandı. 2002 yılında toplam dış borçlar içinde kamu kesiminin payı yüzde 67, buna karşılık özel kesimin payı yüzde 33 iken; 2014 yılında durum tersine döndü: Özel kesimin payı yüzde 70 iken, kamunun payı yüzde 30’a geriledi. Buna karşılık toplam dış borcun vade yapısı da aynı dönemde belirgin değişim geçirdi: Kısa vadeli borçlar 2002 yılında toplamın yüzde 13’ü kadarken; 2014 yılında bu oran yüzde 33’ü buldu. Bütün bunların ötesinde Türkiye’nin toplam dış borçlarının GSMH’ya oranı da 2002 yılında yüzde 56 düzeyindeyken, zaman içinde bu oran bir ara (2005’te) yüzde 35’lere kadar geriledi; fakat 2014’ye yüzde 50’yi yeniden aştı.

Bu konu Moody’s Başkan Yardımcısının, doların değer kazanmasının dolar cinsinden borcu bulunan Türk şirketlerinin finansal durumunu bozabileceğine dair uyasıyla tekrar gündeme geldi. Elbette bu uyarıyı sadece Moody’s değil, aklı başında herkes dile getiriyordu. Çünkü değerlenen dolar cinsinden borçlu olmak, mevcut borçta artış olmasa bile bu borcun Türk Lirası cinsinden artması anlamına geldiğine göre, bu durumun özellikle satışları TL cinsinden olan şirketlerin mali yapısını kötüleştirmemesi imkânsız.

Neyse ki dolar önce hızla yükselse de bir süre sonra gerilemeye başladı. Bununla birlikte gün geçmiyor ki doların gelecekteki değerinin nereye doğru evrilebileceği konusunda çelişkili görüşler ortaya konulmasın. Bir hafta, ABD’de iyi gelen ekonomik verilerden ve buna bağlı olarak merkez bankası Fed’in faizleri yükseltmesi ihtimalinin kuvvetlendiğinden söz edilirken; izleyen hafta yeni verilerin hâlâ durgunluğa işaret etmesi sebebiyle faiz artırım kararının 2016 yılına sarkabileceğinden söz edilebiliyor.

Bu şartlar altında vurgulanması gereken kritik hususlarsa şunlar:

Birincisi, son on yıla damgasını vuran ve 2008’de ABD’de başlayıp özellikle gelişmiş ülkeleri sallayan ekonomik krizle beslenen küresel likidite bolluğu dönemi artık kapandı.

İkincisi, sözü edilen likidite bolluğunun bizimki gibi gelişmekte olan ülkelerde tüketimi besleyen kolay borçlanma imkânlarının sonuna gelindi.

Üçüncüsü, değeri artan dolar mevcut borç stokunu üstünde taşıyanlar için, tartışmaya yer bırakmayan şekilde kur riskini ve buna bağlı olarak da kredi riskini artırdı.

Dördüncü, bu risk artışına paralel olarak TL gibi değer kaybeden paraların sahibi olan ülkelerdeki şirketlerin dolar cinsinden değerleri geriledi; yani bu ülkelerin (örneğin Türkiye’nin) şirketleri ucuzladı.
Beşincisi, bütün bunların sonucu olarak Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde, özellikle mali durumu bozulan şirketler yabancı şirketlerin satın alma yönündeki hücumları karşısında daha kolay yutulur hâle geldiler.

Kısacası, önümüzdeki dönemde daha çok sayıda Türk şirketinin yabancı alımlarıyla gündeme gelmesini beklemek sanırım yanlış olmayacak. Elbette bu durumu “Türk ekonomisine artan güvene bağlayanlar” da olabilir. Benim kanaatim, yabancı sermayenin mevcut şirketleri satın almasının Türkiye’deki net sermaye stokunu – en azından kısa vadede – değiştirmeyecek olmasından hareketle, bu tür gelişmelere memnuniyet duyularak bakılamayacağı yönündedir.

Bu şartlar altında dolar borcu olan şirketlere, hazır dolar 2,50’lere doğru gerilemişken dolar pozisyonlarını gözden geçirmeleri önerilebilir.

[email protected]

2 Mayıs 2016 Pazartesi 12:19
Tüm Yazıları

YORUMLAR (0)

Bu habere henüz yorum yapılmadı.

YORUM YAZIN

* Tüm alanlar zorunludur.
: *
: *
: *
Doğrulama : *