» 
» 
Piyasaya Kafa Tutmak İçin…

Piyasaya Kafa Tutmak İçin…

Emin AKÇAOĞLU

Kriz başladığından bu yana hem ABD’de hem de Avrupa’da çok sayıda banka ve firma kendi devletleri tarafından kurtarıldılar. Avrupa Merkez Bankası daha çok kısa bir süre önce aldığı kararla, tahvil alımı yoluyla 2016 Eylül ayına kadar piyasaya 1,1 milyar Euro sürerek, Avrupa ekonomisinin karşı karşıya kaldığı deflasyonist baskıyı hafifletmeyi amaçlıyor. Elbette bu gelişmeler son derece öğretici. Çünkü örneğin Türkiye’de 2000’lerin başındaki finansal krizde dönemin hükümetinin, gerçekte kaynak sorunu bulunmayan fakat likidite sıkışıklığı içindeki Demirbank’ı nasıl yalnız bıraktığını hatırlayınca ister istemez bu konuları yeniden düşünüyorsunuz.

Bu noktadan sonra Ha-Joon Chang’ın çok okunan kitabı Sanayileşmenin Gizli Tarihi’nden uzunca bir alıntıyla devam etmek istiyorum: “Serbest piyasa, ülkeleri zaten iyi oldukları alanlarda kalmaya zorlarlar. Bunun anlamı – lafı dolandırmadan – yoksul ülkelerin hâlihazırda yürüttükleri düşük verimli işleri sürdürmek zorunda olduklarıdır. Oysa onları yoksullaştıran da zaten bu işleri yapıyor olmalarıdır. Şayet yoksulluğu aşmak istiyorlarsa, piyasaya kafa tutmaya ve daha çok kazandıran daha zor işleri yapmaya mecburlardır. Bunun başka yolu yoktur. […] ‘Piyasaya kafa tutulması’ önerisi kulağa radikal gelebilir. Ne de olsa, pek çok ülke piyasaya karşı çıkmayı denedikleri için başarısız olmadılar mı? Ancak bu, işletme yöneticilerinin her zaman yaptığı bir şeydir. İşletme yöneticileri, elbette, eninde sonunda piyasa tarafından değerlendirilirler; fakat onlar – özellikle de başarılı olanları – piyasa güçlerini körü körüne kabul etmezler. İşletme yöneticilerinin şirketleri için uzun vadeli planları vardır ve bu planlar bazen hatırı sayılır bir süre için piyasa eğilimlerine uyulmamasını gerektirir. Girmeyi karar verdikleri yeni sektörlerdeki firmalarının gelişimini teşvik edip, bunların zararlarını mevcut işlerdeki firmalarının kârları ile sübvanse ederler. Nokia yeni başladığı elektronik işini 17 yıl boyunca kereste, lastik çizme ve elektrik kablosu işlerinden kazandığı parayla sübvanse etmiştir. Samsung, elektronik sektöründe yeni kurduğu firmalarını on yılı aşkın süreyle tekstil ve şeker üretiminden elde edilen parayla sübvanse etmiştir. Şayet bu firmalar piyasa işaretlerini, gelişmekte olan ülkelerin kendilerine […] [zengin ülkeler] tarafından söylendiği şekilde izleselerdi, Nokia hâlâ ağaç deviriyor ve Samsung ithal kamıştan şeker üretiyor olurdu. Benzer şekilde, eğer yoksulluktan kurtulmak istiyorlarsa ülkeler piyasa kafa tutmalı ve zor ve daha gelişmiş sanayilere girmelidirler.”

Bu işler elbette kolay değil. Hem önünüzde size stratejik bir perspektifle yol gösteren bir sanayi politikasına, hem de bu politikayı yürüten ve kendi sanayicisini destekleyen bir devlete ihtiyacınız var. Fakat hikâye bununla da bitmiyor. Bir de ‘küçük olsun, benim olsun’ anlayışına ve güvensizliğe dayanan kültürel yapıya dair değişime ihtiyaç var.

Türkiye’de aynı faaliyet kolunda ayrı ayrı çalışan, birleşmek yerine kendi küçük firmasına sahip olmayı tercih eden kaç sanayici kardeş, akraba ya da arkadaş vardır acaba? Bu insanlar neden bir araya gelmeyi, sermayeyi büyütmeyi, birlik olmayı, kelimenin anlamında sermaye şirketi kurmayı ve birbirlerine güven duymayı bilmezler?

Abartıyor muyum yoksa?

[email protected]

2 Mayıs 2016 Pazartesi 12:20
Tüm Yazıları

YORUMLAR (0)

Bu habere henüz yorum yapılmadı.

YORUM YAZIN

* Tüm alanlar zorunludur.
: *
: *
: *
Doğrulama : *