Adres :
100. Yıl Bulvarı No:101/A, OSTİM/Ankara-TÜRKİYE Telefon : 0 312 385 50 90 Faks : 0312 354 58 98 E-Posta : korhan@ostim.com.tr

Made in Turkey mi? Turkish Made mi?

Türkiye tercihini nerede kullanmalı?
Ostim Editör
10 Ekim 2014 16:33

Mal Alımı İhaleleri Uygulama Yönetmeliği’nde yapılan değişikliklerin ardından 13 Eylül 2014 tarihli Resmi Gazete’de, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın Yerli Malı Tebliği yayımlandı. Tebliğde, Kamu İhale Kanunu kapsamında fiyat avantajı uygulanacak mal alımı ihalelerinde, bir ürünün ‘yerli malı’ kimliği kazanmasına yönelik koşullar aktarıldı. Bu gelişmelerin yanında Sanayi İşbirliği Programı’nın da (SİP) hayata geçmesiyle birlikte, sanayicilerin yıllardır dile getirdiği taleplerin kapısı önemli ölçüde aralanmış olacak. Ancak yeni dönemde “Made in Turkey mi? Turkish Made mi?” (Yerli Malı mı? Türk Malı mı?) sorusu gündeme gelecek gibi gözüküyor.

OSTİM Teknoloji A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Sedat Çelikdoğan, ‘Yerli Malı’ kavramı ile ‘Türk Malı’nın kategorize edilerek devlet desteklerinin bu yönde aktarılması gerektiğini söylüyor. Her iki olguyu örneklerle açıklayan Çelikdoğan, “Türk malı demek; Türkiye’nin kendi tasarımı olan ve üzerinde de kendi markası olan bir üründür.” tarifini yaparken, yerli malı kavramını ise “Türkiye’de üretilmiş, minimun yüzde 51’i Türkiye’de üretilen katma değerden ibaret.” sözleriyle dile getiriyor.

Yerli malı nedir? Türk malı nedir?
Burada bir kavram kargaşası var. Bu, Sanayi İşbirliği Programı (SİP) görüşmelerinde ortaya çıktı. İngilizce ifadesiyle “offset” konuşmaları esnasında sanayicilerimizin şikayetleri oldu. Orada, “Bir firma var. Biz yüzde 51 üretimi koyuyoruz, yatırım yapıyoruz ve o ürünün içerisinde yüze 30, yüzde 51 yerli katkıyı imal ediyoruz. Diğer taraftan bir firma var. Yurt dışından getiriyor, gümrükten çekiyor, onu da montaj ediyor ve ondan sonra ‘benim yerli malım var’ diyor. Sanayi Kapasite Raporu’yla da yerli malı sayılıyor. Böyle olunca da bu durum bizim aleyhimize işliyor. Çünkü Çin’den getirdiği ürünü daha ucuza mal ediyor. Ve burada bir karmaşa çıkıyor.” denildi.

Sebebi tariflerin eksik olması. ‘Yerli malı’ ifadesi bunu karşılamıyor. ‘Yerli malı nedir?’, ‘Türk malı nedir?’ Bunlara açıklık getirmemiz gerekiyor. Sektörlere bakalım mesela; beyaz eşyada Arçelik, Profilo, Siemens, Bosch var. Bunların durumu ne? Otomotive geçelim; Renault, Tofaş, Mercedes var bir de Karsan var. Bunların durumu ne? Çok önem verdiğimiz motor sanayine göz atalım; Tümosan, Yavuz Motor, MAN Motor var. Hepsi ‘yerli yapıyorum’ diyor. Bunlar arasında bir fark var mı? Bunlar arasında ciddi farklar mevcut. Bunları ayırd edebilmemiz için ilk olarak ‘yerli malı’ ile ‘Türk malı’nı ayırmalıyız. Yerli malı olması için hangi şartlar lazım? Türk malı olması için hangi şartlar lazım?

TM: KENDİ TASARIM VE MARKAMIZ
TÜRK MALI demek Türkiye’nin kendi tasarımı olan ve üzerinde de kendi markası olan bir üründür. Peki bunun yüzdesi de olur mu? Elbette ki yüzde 51’in üzerinde olması lazım. Siz bir yerde icat yaptınız, patent aldınız. Bu patent yeni bir ürün olduğu için Türkiye’deki yan sanayini bulamıyorsunuz, yurtdışında buluyorsunuz. Oradan getirdiniz, monte ettiniz ama tasarımı sizin, patenti sizin ve kendi markanızı koyup satıyorsunuz. Bu ne olacak? Bunun yüzde 51 yerliliğini temin edebiliyorsunuz ama parçaları dışarıdan geliyor. Bunda da yüzde 51’i arıyoruz. Neden arıyoruz? Tasarım, Ar-Ge, montaj maliyeti gibi rakamlar koyuyorsunuz. Patentli ürünü çok bekletmemek için parçaları dışarıdan alıp yapıyorsunuz ama gerçek manada kendi tasarımınızla yüksek katma değerli yeni bir ürün çıkarıyorsunuz.

Bunların önün açmalı, fakat bunlarla ilgili değerlendirmelerin farklı olması lazım. Türk malının değerlendirmesi ayrıdır, yerli malının değerlendirmesi yüzdesine göre ayrıdır.
Tasarım sizin değil ama siz gittiniz dünyadaki bir tasarımı parasını verip lisans haklarını aldınız. O da sizin oluyor. Bu da ihtiyaç. Neden? Tasarımı, Ar-Ge’yi yapsanız diyelim ki 100 lira, dışarıdan alıyorsunuz 50 lira. Dolayısıyla ‘zamandan kazanayım’ diyerek haklarını alıyorsunuz. Bu, çok arzu edilen bir şey midir? Hayır.

Biz kendi ülkemizde Ar-Ge yapalım. Çünkü Ar-Ge demek aynı zamanda istihdam ve bilgili üretme demektir. Gerekli olan her şeyin önünü, kategoriye ayırmak kaydıyla açmalıyız. Yarın bir gün herhangi bir destek verme durumu olduğunda o destekteki yerli katkıya göre hareket edilmeli.

Önceliğimiz kendi tasarımımız mı olmalıdır?
Tercihen kendi tasarımımızdır fakat bu senin benim kararımla olmaz. Bunu zaten o kişi değerlendirir. Bakacağı şudur: Tasarımını kendi yaptığı zaman artıları ne olacak? Dışarıdan aldığı takdirde ise piyasa ve ticari şartlar ona artılar getirebilir. Ödüllendirme bakımından da Ar-Ge’yi burada yapıyorsa Ar-Ge destekleri alabilecek.

Tasarımı, markası bizim olan ve yerli katkısı yüzde 51’in üzerinde olan -Türkiye’de üretilen yüzde 51’i kastediyorum- Türk malıdır. Bunun İngilizcesi ‘Turkish Made’. Örnek verelim; Arçelik’in yaptığı beyaz eşya, burada tasarlanmış ve üretilmişse yüzde 51’den yüzde 100’e kadar bu Türk malıdır. Tam tersi durumda Çin’de yaptırıyorsa ‘Made in China’ yazacak. Benim markam ama Çin malı. Buna destekler ona göre olacak. Bunları ayırmamız gerekiyor.

 “TEBLİĞ ÇOK İSABETLİ OLDU”
YERLİ MALI ise minimun yüzde 51’i Türkiye’de üretilen katma değerden ibaret. Bu, yerli malı. ‘Katma değer nedir?’ derseniz, 13 Eylül 2014 tarihli Resmi Gazete’deki Tebliğ, bunu yeterli şekilde tarif ediyor. Çok da güzel ve isabetli bir tebliğ oldu. Bu, yerli malı konusunu işliyor. Türk malı konusu burada yok. Bu boşluğu doldurmak istiyoruz.

Türkiye için en önemlisi; Türk malı ürünlerimizi artırmaktır. Bu, dünya markası çıkarmak için şarttır. Eğer siz ürünün tasarımını yapıyorsanız bu ‘Turkish Made’. Öte yandan yerli yapıyorsun; mesela Renault, Tofaş, Mercedes, Beko, Vestel’in bir kısım ürünleri yerli malı. Yerli oranı da burada yüzde 51 olmazsa o da yerli malı değildir. Bu, ithal ürüne giriyor.

Burada kritik parçalar önemli galiba…
İthal ürünlerin rakamını nasıl alacağız? Eksperler tarafından kontrol ediliyor. Bu ithalat nereden, kaça geliyor, maliyetleri nakliye ve gümrük de dahil olmak üzere ithal ürünlerin rakamını alt alta koyuyor, Bakanlık karar vermek için eksperlerden yazılı görüş istiyor. Ona göre tarif edildiğinde, ithal ürünün fiyatı tam olarak çıkıyor. Yüzde 51’in üzerinde katkı varsa bu, yerli sayılıyor.

Bu açıdan bakacak olursak, Renault tamamen yerli otomobil ama Türk malı değil. Tasarımı burada yapılmış, fakat lisans hakları bizim değil. Eğer siz, markanızı Türkiye’de çıkarıp kaydederseniz, Almanya’da fabrika kurarsanız onda Made in Germany yazar. Bu ayrımları yapmazsak ‘Türk malı’ ifadesi her şeyi kapsamıyor. Yerli malı desteğiyle Türk malı desteğinin ayrı olması şart. Bütün bunlar için de katma değer üzerinden “yüzde 51 yerli malı” şartı var. Katma değer üzerinden Türkiye’deki işçilik, yan sanayinden alımlar vs. hepsini koyun, yüzde 51’in üzerinde olduğu takdirde yerli malı damgasını vuruyoruz.

“İTHAL MALI İÇİN POLİTİKA YAPILMALI”
‘İthalatımızı azaltmak istiyoruz, bunun içi ne yapalım?’ diye bir politika geliştirdiniz. Bunun adı İthal İkamesi oluyor. Necmettin Erbakan koalisyonlarında bu uygulandı. İthal İkamesi’nde; ithal ettiğin ürünü burada yapıyorsunuz, bununla ilgili bir teşvik veriyorsunuz. Söz konusu ürün korumaya alınıyordu. İthale karşı bir gümrük tarifesi koyuyorsunuz veya yüzde 15 gibi bir fiyat farkı ekleniyor. Diyelim ki yüzde 80-90 ithaldi, yüzde 51’in üzerinde yerliye geçeceksin, yerli malı desteğini alabiliyorsun.

Zamanında bunlar uygulandı Türkiye’de. İthal ürün varsa evvela ‘ben şu ürünü getireceğim’ diye müracaat ediyor. Sanayi Bakanlığı’nın Sanayi Dairesi vardı. O birim, Türkiye’de bu ürünü yapan var mı diye incelerdi. Varsa girişine izin vermiyordu. İthal ürünler üzerinde teşvik verilmesi üzerinde düşünülüyor. Tamam, ne teşvik vereceksiniz? Bir ürünün yerli oranı yüzde 51’in altındaysa, bunları bir an evvel yerlileştirelim, dış ticaret açığını kapayalım.

KUR POLTİKASI EN ÖNEMLİ FAKTÖR
Türkiye’nin en büyük sorunlarının başında dış ticaret açığı gelmekte. Bu olduğu müddetçe siyaset bağımsız olarak konuşamaz. Bir yere bağlıdır ve o devlet G 8’lerin arasına giremez, dünya politikalarında etkili olamaz.

Markası olan ülkelerden Japonya ve Almanya’yı dikkate alalım. Japonya, dünya markaları çıkarmasına rağmen dış ticaret açığı vermeye başladı. Yaklaşık 9 ay önce bunu fark etti. Firmaların batmaya doğru gittiğini gördü. Çünkü parası çok değerlenmişti, onu fark etti yüzde 35 develüasyon yaptı. 1 dolar 72 yen’e kadar kıymetlenmişti, develüasyondan sonra 1 dolar 106 yen’e çıktı. Bunun neticesinde ihracat arttı, dış ticaret açığı kapandı.

Bundan şu dersi almalıyız; 1976 yılında Japonya dünya markaları çıkaramamıştı, bunun önemini fark etmişti. Bu markaları oluşturmak amacıyla kur politikası uyguladı. O tarihte 1 dolar 330 yen civarındaydı. Böylelikle bugün Çin’in yaptığı gibi dünya piyasalarına ucuz mallarla açıldı, milyarlarca dolar dış ticaret fazlası vermeye başladı. Zaman içerisinde kaliteyi yükselterek dünya markası haline geldi. Bununla beraber parası çok değerlendiği için mallarını satamaz hale geldi, yaklaşık yüzde 40 develüasyon yaptı.

Çin’e gelirsek; dış ticaret veren bir ülke. 3 trilyon dolar rezerv parası var. Ürettiği malların fiyatları dünya ortalamasına göre çok ucuz. Büyük bir iç pazar, fiyat politikasını etkilemekte. ABD dahil bir çok ülke, parasını değerlenmesi için Çin’e baskı yapıyor. Çin, buna karşı direniyor. Bugüne kadar yüzde 5-6 civarında parasının değerini artırdı. Bütün baskılara rağmen parasını değerini yükseltmiyor, dış ticaret fazlası vermeye devam ediyor. Burada kur politikasının ne kadar önemli olduğunu ifade etmek isterim.

Türkiye’deki durumda ise; AK Parti hükümeti’nin ilk 5 yılında dış ticaret açığının kapatılması için sıcak para operasyonu yapıldı ve paramız çok değerli hale getirildi. 1 dolar 1,76 TL iken 1,15 TL’ye kadar geriledi, dış ticaret açığımız 100 milyar dolara kadar çıktı. Bir çok firmamız piyasadan çekildi, bir kısmı da battı. Batan sermayeyi bir daha yerine koymak mümkün olamıyor. Ancak son 1-2 ay içerisinde paramızın değerinde düşürme yapmak suretiyle paramızda yüzde 25 develüasyon yapıldı ve dış ticaret açığımız 50 milyar dolar civarına indi.

Alman ekonomisindeki tablo ise şu şekilde: Dünya markalarına sahiptir. Euro’nun değerlenmesi dolayısıyla AB içerisinde Almanya dışında bütün devletler dış ticaret açığı vermeye başladı ve AB çare olarak euro’nun değerini düşürmeye başladı. Almanya dış ticaret açığı vermeden devam ediyor? Çünkü dünya markalı yeni tasarımlar ve ürünler çıkarmaktadır. Güney Kore’de de durum aynıdır.

Sonuçta kur politikası, dış ticaret açığını kapatmada en önemli faktörlerden biridir. Ayrıca dünya markaları çıkarmak önemli, fakat bu markalarda yenilikler yaparak sürdürülebilirlik sağlanmalı. Bu itibarla Merkez Bankası politikalarında; enfalsyon mu? kur politikası mı? meselesinde dış ticaret açığının panzehiri kur politikası olarak görünüyor. Türkiye, Cumhuriyet tarihinde 11 defa kriz yaşamış ve hepsi döviz yokluğundan kaynaklanmıştır. Bunun sonucunda hükümetler değişmiştir.

Bizim dünya markaları çıkarma mecburiyetimiz var. Bu, bugünden yarına olmaz. Marka çıkarmak için minimum 10 sene gerekiyor. Örneğin Yüksek Hızlı Tren (YHT) konusunda tasarım grubuyla çalıştığımızda, Bakanlarımıza söyledik: “Önce sabır istiyoruz.” Bu sabır YHT’de 10 senedir. Bunu göze almanız lazım. Bunun için de, başlarsanız 10-15 senede çıkar. Bekler ve gecikirseniz onu da kaçırıyorsunuz.

Almanya’daki Mercedes, BMW, Siemens gibi markaların büyük ihracatı olduğu için ekonomide dış ticaret fazlası veriyor. Mercedes’in arkasında yüzde 70’ini yapan KOBİ’ler var. Mercedes deyip de bir firma görürsünüz, 10-20 bin kişi çalışıyor fakat onun arkasındaki KOBİ’lerde 5 misli istihdam var. Orada da bir ekosistem oluşuyor. Yine Boeing uçaklarının yüzde 80’ini KOBİ’ler yapıyor. Bunu da markanız varsa yapıyorsunuz. KOBİ’ler sadece o ürünü üretmiyor, ilave başka ürünler de yapmak üzere kendini geliştiriyor Bu boşlukların ülkemizde doldurulması için sektör politikalarına ihtiyaç duyuluyor.

HABERE AİT GÖRSELLER İÇİN TIKLAYINIZ

İçeriğe Yorum Yapabilirsiniz.