» 
» 
Sanayileşmenin Gizli Tarihi (²)

Sanayileşmenin Gizli Tarihi (²)

Atilla ÇINAR

Bir önceki sayıda Sanayileşmenin Gizli Tarihi adlı kitabı tanıtmaya çalışıp, kitaptan çıkardığım önemli bir dersi buraya taşımıştım: Bu, tarihin belirli bir döneminde kaderleri ve gelişme çizgileri birbirine çok benzeyen, ancak 1980’li yılların başlangıcıyla yolları ayrılan Türkiye ve Güney Kore’nin yakın tarihlerinden alınacak bir dersti.
Bu sayıda ise, yine aynı kitaptan çıkarılacak ikinci önemli dersi aktarmaya çalışacağım: Gelişmiş ülkeler omuzlarına basarak yükseldikleri diğer ülkelerin benzer yolları izleyerek gelişmemesi için ellerinden geleni yapıyorlar.
Birisi merdivenle bir yere tırmanırken, başka birileri genellikle ‘aman başına bir şey gelmesin’ düşüncesi ile merdiveni tutarlar ve kişinin istediği yere çıkması için yardımcı olurlar. Ülkelerarası ilişkilerde de bazı ülkeler tırmanırken (burada tırmanmak ekonomik olarak büyümek ve egemenlik alanını genişletmek olarak anlaşılmalı) başka bazı ülkelerden yararlanıyorlar. Tırmanan ülke belirli bir hedefe ulaştığında, doğal olarak ona yardım eden diğer ülkeler de aynı merdiveni kullanarak benzer hedefe varmak istiyorlar. Ancak tam bu aşamada yukarıdaki ülke(ler) merdiven kullanarak tırmanmanın aslında pek de iyi bir yöntem olmadığını söyleyip, geriden gelmek isteyenlere başka yöntemler kullanmalarını tavsiye ediyorlar.
Bu benzetmeyle yola çıkan kitap özetle şunu söylüyor: Ekonomik büyüme, zenginleşme, ülke çıkarlarını koruma amacıyla dünyanın birçok gelişmiş ülkesi birçok durumda devletçi ve korumacı araçları kullanmaktan kaçınmadılar. Bu ülkeler ekonomik işleyişlerini hiçbir dönemde hepten piyasanın kurallarına terk etmediler. Ama aynı ülkeler, geriden gelenlere her zaman, hem de şiddetle ‘liberal ekonomi – hepten serbest pazar’ tavsiyesinde bulundular. Bu arada tavsiyelerde bulunmakla kalmayıp, bu tavsiyelerin uygulanabilmesini sağlama almak için de çeşitli örgütler kurdular. Hemen akla gelen, Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü gibi kuruluşlar tavsiyelerin dışında yollar arayanları hizaya getirmek için kurulmuş ve işletilmektedir.
Liberal ekonomi ve serbest ticaretin fakir ülkeler için daha iyi olduğu, onların da gelişmiş ülkelerin seviyesine çıkabilmesi için mucize ya da yaratıcı çözümler içerdiği söylendi. Oysa gerçekler ve somut rakamlar bunun doğru olmadığını ortaya koyuyor. Kitap bu gerçeği birçok yaşanmış ülke örneğiyle gözler önüne seriyor.
Dünya ticaretinin tümüyle serbestleşmesini savunan ideolojinin önemli argümanlarından biri şu oldu: Ticaretin önündeki engellerin kalkması, mal ve hizmetlerin serbestçe alınıp satılabilmesi geri kalmış ülkelerin teknoloji transfer etmelerinin önündeki engelleri de kaldırır. Böylece geri kalmış ülkeler transfer ettikleri teknolojiler sayesinde daha hızlı gelişip zenginleşebilirler. Bu sav kısmen doğrudur. İnsanlık tarihi boyunca da insan toplulukları arasında sürekli bu tür alışverişler olmuştur. Göç ve ticaret yolları tarihin her döneminde yeni fikirlerin, yeni buluşların ve farklı kültürlerin transfer hatları olarak iş görmüştür. Bu alışverişler çoğu zaman uygarlığın gelişmesini olumlu yönde etkilemiştir. Günümüzde de bu durumun geçerli olduğu örnekler vardır ve Güney Kore deneyimi bu bağlamda iyi bir örnek sayılabilir.
Ancak elimizdeki kitaba göre, başlıca iki nedenle, serbest ticaret az gelişmiş ülkelerin aleyhine işlemekte.
Bir kere gelişmiş zengin ülkelerin tüm serbest ticaret dayatmalarına ve serbest ticareti bir tabu ilan etmelerine karşın, her malın ticareti serbest değil. Özellikle yeni ya da stratejik alanlara ait teknolojilerin ticaretinin yazılıp söylendiği kadar serbest olmadığını, ‘ambargo’ dönemleri yaşamış ülkenin insanları olarak çok iyi biliyoruz.
Meselenin daha kolay anlaşılması için en iyi bildiğimiz ve içinde yaşamakta olduğumuz OSTİM’den örnek verecek olursak:
Hepimizin bildiği üzere OSTİM’de yüzlerce ‘ileri teknoloji’ ürünü, zengin ülkelerden satın alınmış imalat altyapısı, örneğin CNC tezgah var. Her zaman olmasa da çoğu zaman dilediğiniz ülkeden dildiğiniz makinayı getirebiliyorsunuz. ‘Çoğu zaman’ diyoruz, çünkü kimi durumlarda, örneğin 5 eksenli bir CNC almak istediğinizde, ‘nerede kullanılacak’ gibi sorular ve ‘tarife dışı engeller’ ile karşılaşma olasılığınız var.
Öte yandan, gelişmiş ülkelerin yıllarca uğraşarak, arge harcamaları yaparak geliştirdiği teçhizata bir az gelişmiş ülkenin, parasını ödemek şartıyla, kolayca sahip olabildiği ve bu yolla gelişmiş ülke ile arasındaki açığı kapatma şansına erişebildiği de her zaman doğru değil. Çünkü bu altyapılar maliyetli olduğundan geri kalmış ülkeler bu teknolojilere sahip olabilmek için sürekli gelişmiş ülkelere borçlanıyorlar. Bir anlamda geri kalmış ülkeler gelişmiş ülkelerin arge faaliyetleri için kaynak aktarıyorlar.
Burada asıl kritik olan soru gündeme geliyor: Peki geri kalmış ülkeler serbest ticaretin sağladığı olanakları kullanarak eriştikleri bu ileri teknoloji ürünlerini ‘çözüp, öğrenip yeniden üreterek’ gelişmiş ülkelerle aralarındaki açığı kapatamazlar mı? Kuşkusuz bu mümkündür, ancak bunun için hemen her zaman bir devlet politikası ve bu politikayı uygulayacak siyasi irade gerekli olmuştur. Kuşkusuz Güney Kore örneğine bu gözle bakmakta yarar var.
Ayrıca, ‘Yeni Dünya Düzeni’ kurgulayıcıları bunu da çok iyi bildiklerinden gerekli önlemleri alıyorlar ki, buna da kısaca emperyalizm deniyor.

(²) Sanayileşmenin Gizli Tarihi
Ha-Joon Chang
EPOS Yayınları
İngilizce’den çeviren: Emin Akçaoğlu

2 Mayıs 2016 Pazartesi 12:06
Tüm Yazıları

YORUMLAR (0)

Bu habere henüz yorum yapılmadı.

YORUM YAZIN

* Tüm alanlar zorunludur.
: *
: *
: *
Doğrulama : *