» 
» 
TTIP, Türkiye ve ‘Sanayileşme – Yeniden’

TTIP, Türkiye ve ‘Sanayileşme – Yeniden’

Emin AKÇAOĞLU

Türkiye’de hükümet ve iş dünyası çok uzun zamandır Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile bir serbest ticaret anlaşması imzalanmasını istiyor. Bunun sebebi iki ülke arasındaki ticaret hacminin Türkiye’nin bakışıyla arzulanan seviyeye erişmemesi. Eylül 2014 itibarıyla yılın ilk on aylık döneminde iki ülke arasındaki toplam ticaret hacmi 14,3 milyar dolar düzeyinde ve bu tutarın 4,6 milyar dolarlık kısmı Türkiye’nin ihracatından, 9,7 milyar dolarlık kısmıysa ithalatından oluşuyor. Bir başka ifadeyle 32 birim ihraç edip 68 birim ithal ediyoruz. Kısacası Türkiye dış ticarette ABD’ye karşı çok ciddi bir açık veriyor.

Bu durumu daha iyi anlamak için Amerikan ekonomisinin ve Türk ekonomisinin üretim yapılarına bakmakta fayda var. İki tarafın üretken yapı farklılıkları hakkında en kaba hatlarıyla şunlar söylenebilir: ABD daha teknoloji yoğun ve karmaşık ürünler üretebildiği için ABD malları her durumda Türk pazarına zorlanmadan girebiliyor. Buna karşılık Türk mallarının ABD pazarında daha fazla yer bulabilmesi ticaret sistemindeki kimi kısıtlamaların azaltılmasıyla yakından ilişkili. Örneğin Türkiye ABD’den çok sayıda yolcu uçağı satın alıyor. Oysa Türk tekstil ve konfeksiyon ürünlerinin Amerikalı tüketici için vazgeçilmez mallar olmadığını söylemeye bile gerek yok. Çünkü Türk vatandaşı bile artık kendi ürettiklerini değil Çin’den, Hindistan’dan, Bangladeş’ten veya Vietnam’dan gelen giysileri giyiyor. Özellikle tekstil-konfeksiyonda hikâyenin uzun bir geçmişi var. Çok sayıda Türk firmasının sırf Amerikan pazarından daha büyük pay alabilme kaygısıyla ABD ile serbest ticaret anlaşması bulunan Mısır ve Ürdün gibi ülkelerde dış yatırım yaptığı biliniyor.

ABD ile serbest ticaret anlaşması imzalanması konusunun Türkiye gündeminde belirginleşmesinin esas sebebiyse; hâlen ABD ve Avrupa Birliği (AB) arasında müzakere edilen Atlantikötesi Serbest Ticaret ve Yatırım Anlaşması’nın (İngilizce ismiyle kısaca TTIP – Transatlantic Trade and Investment Partnership) imzalanması sonrasında Türkiye’nin karşı karşıya kalacağı riskler. Süregiden küresel krizden kurtulma çabaları ABD ve AB arasında bu anlaşmayı gündeme getirmiş durumda. Bu anlaşma vasıtasıyla iki taraf arasında ticaret ve yatırım hareketlerinin kolaylaştırılmasının ABD ve AB ekonomilerinin büyümesine ciddi katkı yapması bekleniyor.

Hâlen ABD ve AB’ni oluşturan 27 ülke dünyanın en büyük ticaret bölgesini oluşturuyor. AB ve ABD’nin toplam nüfusu 800 milyon ve bu nüfusun ürettiği ekonomik değer dünyanın GSMH toplamının yaklaşık yarısına, ticaret hacmi ise dünyanınkinin yüzde 40’ına karşılık geliyor. Hem ABD pazarı hem de AB pazarı dünyanın en büyük ikisi. Durum tespiti bunlarla da bitmiyor; iki tarafın üretim sistemleri neredeyse bütünleşmiş durumda. Bir başka ifadeyle, ABD ve AB aynı zamanda karşılıklı olarak birbirlerinin en büyük doğrudan dış yatırımcıları konumundalar. Örneğin sadece 2011 yılında ABD’li yatırımcıların Avrupa’daki varlıklarından elde ettikleri gelir 250 milyar dolar. Bütün bunlar bir arada düşünüldüğünde, iki taraf arasındaki bu anlaşma sadece ticareti değil doğrudan yatırımları da yakından ilgilendiriyor.

Peki bütün bunların Türkiye ile ilgisi ne? Daha doğrusu ne ilgisi olabileceğini anlamak zor değil de; konu neden bu aşamada gündeme geldi? Bu sorunun cevabı Türkiye ve AB arasındaki Gümrük Birliği’ne ilişkin bir tuhaflıktan kaynaklanıyor. Türkiye, AB’ye tam üye olmadığı hâlde Avrupa Gümrük Birliği’ne üye olan tek ülke. Dolayısıyla Türkiye AB üyesi olmadığı için Gümrük Birliği’ne dair karar süreçlerinde bile söz hakkı yok. Bu durum şöyle tuhaf bir sonuç yaratıyor: AB birlik olarak bir ülkeyle bir serbest ticaret anlaşması imzalayınca Türkiye sürecin bir parçası olmadığı hâlde o ülkeye kendi pazarını AB ile aynı koşullarda açmak zorunda kalıyor. Fakat o ülke imzacısı olduğu anlaşma kapsamında kendi pazarını AB ülkelerine açtığı hâlde anlaşmada Türkiye’nin adı geçmediği için Türk mallarına açmıyor. Elbette bu Türkiye’nin dış ticaretini olumsuz etkiyor. Bu tür sonuçları aşmak içinse Türkiye’ye tek çıkış yolu kalıyor: Bir yolunu bulup o ülkeyle ayrı bir serbest ticaret anlaşması imzalamak.

İşte bugünkü hikâyenin de özü bu: AB ve ABD arasında imzalanacak serbest ticaret ve yatırım anlaşması sonrasında Amerikan malları Türk pazarına bugünkünden çok daha kolay gireceği için Türk hükümeti ve Türk iş dünyasının temsilcisi konumundaki kuruluşlar tedbir almaya çalışıyorlar.

Öte yandan ihmal edilmemesi gereken bir gerçek var: Yukarıda da değinildiği gibi Türk ve Amerikan ekonomilerinin üretken yapılarının farklılığı uzun dönemde sadece serbest ticaret anlaşmalarıyla Türkiye’ye avantaj sağlayacak türden değil. Esas olan, uzun dönemde özellikle Türk sanayiinin nasıl dönüştürülebileceği; küresel ölçekteki değer üretimi zincirleri üzerinde nasıl daha üst aşamalara geçilebileceği sorunu.

Oysa yıllardır ülkemizde portföy yatırımı peşindeki görece kısa vadeli yabancı sermaye, ucuzlayan döviz kuru üzerinden ithalatı özendiren bir mekanizmayla ülkemizi sanayisizleştiriyor. Evet, özellikle büyük kentlerimizde mantar gibi apartman blokları yükseliyor. Evet, ‘beton ekonomisi’ mükemmel işliyor. Fakat üniversite mezunu gençlerin bile büyük bölümü neredeyse asgari ücret düzeyinde iş bulamıyor. Bu demek oluyor ki ülkeye giren yabancı sermaye ve hatta ülkedeki yerli sermaye işin doğası gereği daha ziyade varlık fiyatlarına odaklanan alanlarda yoğunlaşıyor; sınaî yatırımlara değil. O hâlde TTIP sürecine dâhil olmak tek başına bir şey ifade etmiyor. Mesele böylesine kapsamlı bir serbest ticaret ve yatırım bölgesinin içine girebilmek kadar; hangi koşullarda, hangi sınaî altyapı ile girileceğinde belirginleşiyor.

Öyleyse Türkiye’nin ‘sanayileşme’ ve ‘sanayi politikası’ konularını daha yoğun ve bütüncül bir perspektifle tartışıp, bir an evvel yola koyulması gerekiyor.

[email protected]

www.eminakcaoglu.com

2 Mayıs 2016 Pazartesi 12:22
Tüm Yazıları

YORUMLAR (0)

Bu habere henüz yorum yapılmadı.

YORUM YAZIN

* Tüm alanlar zorunludur.
: *
: *
: *
Doğrulama : *