» 
» 
Yunanistan’dan Dersler – İran’dan Vaatler

Yunanistan’dan Dersler – İran’dan Vaatler

Emin AKÇAOĞLU

5 Temmuz’da yapılan referandum döneminde Atina’daydım. Türkçe’de Anayasa Meydanı da diyebileceğimiz Syntagma Meydanı’ndaki coşkulu ‘OXI’ (hayır anlamına geliyor ve ohi diye okunuyor) mitinglerini izlemek ilginçti. Konuştuğum Yunanların çok büyük çoğunluğu “sonucu değiştireceğine inanmadığı hâlde referandumda ‘hayır’ oyu kullanacağını” söylüyordu. (İşin aslı eğer turistlere de oy hakkı verilseydi ben de OXI diyecektim!)

Referandumda halkın %61’i ülkeye Troyka (AB, IMF ve Avrupa Merkez Bankası) tarafından dayatılan yeni bir kemer sıkma programına ‘hayır’ demiş olmasına rağmen Çipras hükümeti – beklendiği gibi – çok ağır koşullar taşıyan bir anlaşma imzalamak zorunda kaldı. (Beklenmeseydi Yunan Maliye Bakanı Varufakis istifa etmezdi.) Bu durum vaziyeti dışarıdan gözlemleyen bazılarını çok şaşırttı. Şaşkınlık içinde olanlar “İyi de o halde bu referandum niye yapıldı ki?” diye sordular.

Oysa ne referandumun sonucu, ne de referandum sonrasında imzalanan anlaşma şaşırtıcıydı. Yıllardır çok derin bir mali buhran içinde hayatını sürdüren Yunan halkının Troykaya evet demesi beklenemeyeceği gibi Yunan hükümetinin de; dayatılan tüm ağır koşullara rağmen uzun vadeli sakıncaları bir kenara koyarak, çok kısa vadeli sorunların çözümü için geri adım atmak zorunda kalmasından daha doğal bir şey olamazdı.

Hatırlayalım: İflas riski had safhada olduğu için bankalar günlerce kapalı kaldı. Yunan vatandaşları için gelecek bütünüyle belirsizdi. Ya sloganlaştırılmış adıyla Grexit yani Avrupa Para Birliği terki tercih edilecek ve Drahmi’ye dönülecekti; böylece AB’yi bütünüyle terk etmek yönünde ilk adım atılacaktı. Ya da sistemin içinde kalmanın bedeli ödenecekti. AB’nin terk edilmesi, geri ödenmesi IMF tarafından bile imkânsız olarak nitelendirilen borç yükü altında başka sulara yelken açıp örneğin Rusya’ya yakınlaşmayı gerektirebilirdi. (Kaldı ki Rusya’nın kendi durumu bu şartlar altında neye elverirdi; bilinmez!) Fakat bu çok da mümkün değildi. Çünkü her şey bir yana AB’ye tam üyelik sonrasında – pek çok ülkede benzeri yaşandığı gibi – Yunan halkı en nitelikli insanlarını Avrupa’nın merkez ülkelerine ‘ihraç’ etmişti. (Türkiye AB’ye girse acaba bu açıdan sonuç ne olur?) Kısacası, referandum Çipras hükümeti açısından müzakere sürecinin önemli bir parçasıydı.

Yunanistan’ın Euro bölgesinden çıkışı ihtimali her ne kadar kreditörlerce bile dillendirilmiş hatta ‘sopa gösterilmiş’ bile olsa sağduyu bunun gerçekçi olmadığını fısıldıyordu. Gerçek şuydu ki özellikle Almanya ve Euro bölgesinin diğer merkez ülkeleri, Euro’nun geleceğini riske atamazlardı. Dolayısıyla, kreditörler de verdikleri kredilerin geri ödeneceğine dair şüphe etseler de borçların bir şekilde çevrilmesine imkan yaratmak zorundaydılar. Öyle ya kâğıt üzerinde de olsa borç borç, alacak alacaktı.

Soru: Hikâyenin sonuna gelindiğinde kim kazandı, kim kaybetti? Bence ‘şimdilik’ her iki taraf da kazançlı çıktı. Bu sonuç her iki taraf için de ‘nefes alma molası’! Tabii, çoğunlukla dışarıdan homojen yapılara sahipmiş gibi görünseler de ülkelerin toplumsal yapılarının aslında son derece heterojen olduğunu; başka bir ifadeyle, kâr ya da zararın ancak sosyal sınıflar arasındaki farklılıklar dikkate alınarak değerlendirilebileceğini de not etmeliyim.

TÜRKİYE İÇİN ÇIKARILABİLECEK DERSLER

Yunanistan faslını bitirirken Türkiye için çıkarılabilecek derslere odaklanmak istiyorum. Özetleyelim:

1 Özellikle makroekonomik politika tercihlerinin her ülkenin kendi bünyesine uygun olması şart. Bu bakımdan görüldü ki AB ‘ekonomik birlik’ olarak sorunlu bir yapıya sahip. Öyle ise AB’ye girmek – bir zamanlar sanıldığı kadar – çok da iyi bir seçenek olmayabilir. Hatta bugün gelinen aşamada Türkiye’nin kendi Gümrük Birliği tecrübesi bile “Fayda mı sağlıyor yoksa zarar mı veriyor ya da kime ne kadar fayda sağlarken kime ne kadar zarar veriyor?” sorusunu sordurmaya başlamadı mı?

2 Hele Para Birliği Eurozone konusu bu anlamda başlı başına bir sorun alanı. Farklı ekonomik bedenlere aynı elbisenin giydirilmek istenmesi Yunanistan’ın tecrübesinde görüldüğü gibi ‘deli gömleği’ giymekten farksız olabiliyor. Tuhaf olan bugünlerde Türkiye’nin Lira’yı Euro’ya ‘demirlemesi’ gerektiğini ileri sürenlerin olması. Oysa her nedense Lira’nın Euro+Dolar sepetine demirlenmesi düşüncesi bana, Türk bankalarının yabancı bankalarca satın alınmasıyla sonlanan 2001 krizini hatırlatıyor.

3 Türkiye AB üyeliği konusunda eskisi kadar istekli görünmediği için belki bu ‘lakırdıya’ gerek bile yok ama; temel mesele aslında o kadar net ki: Bizde bir ‘istikametsizlik’ sorunu var! İşletme fakültelerinde stratejik yönetim derslerinde öğrenciye iyi bir rekabet stratejisi için öncelikle firmanın ‘misyon’ ve ‘vizyon’unu gereğince belirlenmesi gerektiği anlatılır. Ülkeler için durum azıcık farklı olsa da sanki bizde vizyon ve misyon farklılıklarından geçilmiyor gibi!

BAŞLANGIÇ DÖNEMİ TÜRK KOBİ’LERİ İÇİN FIRSAT OLABİLİR

Şimdi de Yunanistan faslını kapatıp İran’la ABD arasında eriyen buzların muhtemel sonuçlarına bakalım.

ABD ve müttefikleri İran’ın nükleer teknoloji geliştirme yönündeki girişimlerini bütünüyle engelleyemeyeceklerini anladıkları gibi bu kadar büyük bir ekonomik gücün, dünya ekonomisinin krizle boğuştuğu bir dönemde sistemden yalıtılmasının kendi menfaatlerine uygun olmadığını gördüler. Kaldı ki entegrasyon, özellikle de ekonomik entegrasyon, düşmanı ehlileştirmenin en etkili yollarından biri; öyle değil mi? (Bakınız: İkinci Dünya Savaşı ertesinde Almanya!)

İran yaklaşık 80 milyon nüfusa ve 400 milyar dolarlık GSMH’ya sahip. Üstelik bu gelir düzeyi senelerdir süren ambargo ile bastırılmış bir büyüklük. Dolayısıyla, tedrici de olsa ambargonun kalkması, petrol ve doğal gaz üreten İran pazarını Batılı şirketlere açacak olması sebebiyle herkesin iştahını kabartıyor.

Peki, Türkiye’ye bu pazardan ne düşer? Türkiye’nin komşu ülke olmasının Türk firmalarına avantaj sağlayacağı kesin olsa da Türk sanayiinin yapısal nitelikleri, İran hükümetinin Türkiye’ye dair ‘soğuk’ duruşu dikkate alındığında beklentilerin mütevazı olmasını gerektiriyor diye düşünüyorum. Tabii ki iş iştir. Türk firmalarının vakit geçirmeden bağlantılar kurmasında ve fırsatları araştırmasında büyük fayda var.

Ticaret elbette iyi bir seçenek olmakla birlikte özellikle doğrudan yatırım seçeneklerin değerlendirilmesi gerekiyor. Ticaretin kalıcılığı da doğrudan yatırımlarla çok yakından ilişkili. (Misal mi? Türk otomotiv sanayiinin Almanya’ya ihracatından övgüyle söz ediyoruz; değil mi? Fakat Türkiye’de yatırımı bulunan Alman firmalarından aynı ölçüde söz edilmiyor. En iyisi bu konuyu başka bir yazıda ele almak!) Hiç şüpheniz olmasın; risklerine rağmen İran’da çok çekici yatırım fırsatları bulunabilir. Batılı firmalar genellikle büyük oynadıklarına ve daha dikkatle risk aldıklarına göre başlangıç dönemi Türk KOBİ’leri için fırsat dönemi olabilir. Başlangıçta yerli ortaklar bulmak da iyi olabilir.

Burada malum hep ekonomiyi merkeze alıyoruz. Gelişmelerin siyasi etkilerinden söz etmiyoruz bile. İran’la başlayan süreç siyasi bakımdan da Türkiye’yi çok etkileyebilecek türden. Fakat her şey bir yana, İran’la yumuşama süreci adı üstünde bir süreç. Aniden her şeyin değişmesini beklemek doğru değil. Şimdilik kendimizi ısınma turlarında görelim.

Batıda Yunanistan, doğuda İran. Her iki ülkenin yakın zamanda yaşadıkları derslerle dolu. Tabii anlayana sivrisinek saz; anlamayana davul zurna az!

[email protected]

2 Mayıs 2016 Pazartesi 12:18
Tüm Yazıları

YORUMLAR (0)

Bu habere henüz yorum yapılmadı.

YORUM YAZIN

* Tüm alanlar zorunludur.
: *
: *
: *
Doğrulama : *